Ok, eski
Türklerde
millî silah olarak kabul edilmekte, çeşitli destan ve halk
hikâyelerinde ondan bahsedilmektedir. Oğuz kelimesinin “oklar”
manâsına (ok+z) geldiğini, z’nin çoğul eki olduğunu iddia eden
linguistler (dilbilimciler) de mevcuttur. Gerçekte “-z” eki birden çok şeyler için
kullanılmıştır. “di-z, gö-z, sö-z, yü-z” gibi. Okun aynı zamanda
sembol olarak kullanıldığı da olmuştur.
Oğuzlar, Bozoklar ve Üçoklar
diye iki,
Göktürkler de on oklar diye on büyük kola ayrılmışlardı.
Orta Asya’da yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen oklar, Türklerin
ok yapımında çok mahâretli olduklarını göstermektedir. Dede Korkut
Hikâyelerinde bir Türkün alp, yani kahraman olabilmesi için, uçan
kuşları ok ile düşürmesinin de şart olduğu belirtilmektedir.
Selçuklu
Sultanı
Tuğrul Bey, hususî mektuplarında, ok ve yayı
tuğra olarak
kullanıyordu.
Divan edebiyatında ise ok sevgilinin kirpiklerine yay da
kaşlarına benzetilmektedir. Bu bir noktada mürşidin nazarıdır.
Osmanlılar zamanında
okçuluk, büyük bir ehemmiyet taşımış, okçuların yetişmesi ve eğitimi
meselesi devlet seviyesinde ele alınmıştır.
Anadolu beyliklerinde ve
Osmanlılarda okçu birlikleri savaşlarda çok mühim rol oynamışlardır.
Özellikle Birinci Kosova,
Varna, Gazze,
Mısır Seferi ve 1521
Belgrad
Muhasarasının zaferle neticelenmesinde bu birliklerin payı çok büyük
olmuştur. Böyle güçlü birlikler teşekkül ettirebilmek için ok
talimleri ve müsabakalarının yapıldığı ok meydanları düzenlenmiştir.
İlk olarak Orhan Bey Bursa’da, sonra
Yıldırım Bayezid Gelibolu’da,
Fatih, İstanbul’da gemileri karadan Haliç’e indirdiği yerde ve
Yavuz
Sultan Selim de Yenibahçe’de ok meydanları inşa ettirmişlerdir.
İstanbul’daki ok meydanlarının sayısı otuz civarında idi. Belgrad,
Üsküp, Edirne, Bağdat, Kahire, Amasya, Şam, Diyarbakır ve Cidde gibi
daha birçok yerde de ok meydanları bulunuyordu. Bu meydanlarda ok
talimlerinden başka koşular, pehlivan güreşleri ve diğer atletizm
müsabakaları da yapılırdı. Divan şairleri usta sayılan kemankeşler
(okçular) için methiyeler, şiirler yazarlar, rekor sayılan atışlarda nişantaşları dikilirdi.
Üçüncü Sultan Selim’in attığı okun düştüğü
yere dikilen menzil taşı bugün halâ yerindedir. Yavuz Sultan Selim
Hanın önünde ok atan kemankeş için zamanından çok sonra
Yahya Kemal’in
yazdığı şiir, bunların en güzellerinden biridir.
İkinci Bayezid Han,
Genç Osman,
Dördüncü Murad,
Dördüncü Mehmed Han, Üçüncü Selim Han,
İkinci Mahmud Han ve
Sultan Abdülaziz Han gibi
padişahlar, kabri Ok
Meydanı’nda olan Damad İbrahim Paşa, Kemankeş Ali Paşa, Kemankeş Ahmed
Paşa, Kemankeş Kara Mustafa Paşa ve
Deli Hüseyin Paşa gibi
vezirler,
okçulukta zamanlarının şampiyonu idiler.
Ok talimleri, rüzgârın
cihetine göre yapıldığından böyle her rüzgâra maruz yerler meydan
olarak seçilmezdi. Ok meydanlarının bakımı ile uğraşanlara “ihtiyar”
denilirdi. Her meydanın üç ihtiyarı olup, baş sorumlu “şeyhü’l-meydan”
diye adlandırılırdı. Bunlar, aynı zamanda okçuluk tekkesi şeyhliğini de
yaparlardı. Şeyhü’l-meydan, kemankeş pehlivanların en kabiliyetli,
zeki ve dürüst olanları arasından seçilirdi. Kemankeşliğe yeni
başlayanlar ondan müsaade alırlardı. Şeyhü’l-meydan ile menzil ihtiyarı
ve mütevelli, meydanın ve okçuluğun bütün meselelerini, ihtilaflarını
çözerlerdi. Burada talim yapanların imtihanlarını yaparlar ve gençleri
okçuluğa teşvik ederlerdi. Üç yüz metreye ok atabilen okçu, “kemankeş”
unvanını alırdı. Okçuluk tekkesi, her sene altı mayısta ok talimlerine
başlamak için açılır, pazartesi ve perşembe günleri olmak üzere
talimler altı ay devam ederdi. Okçular, müsabakalarına “koşu”
derlerdi. Okçu meydanına öğleden evvel gelip yemekler yenildikten ve
namaz kılındıktan sonra müsabaka başlardı.
Atışlar mesafe atışı ve
“hedefe atış” olmak üzere iki çeşitti. Bir de zarp vurma denilen sert
cisimleri delme yarışı vardı. Hedefe atışlarda, hedef tabla veya
“puta” denilen kalın meşinden yapılmış ve içi saman dolu cisimlerdi.
Tabla iki ayak üzerine tespit edilir. İsabeti haber vermek için
etrafına çıngıraklar konulurdu. Menzil atışına katılanlar meydan
sorumlularından olan ihtiyarlar ki “azmâyiş” denilen okları
kullanırlar, dokuz yüzcüler, binciler ve bin yüzcüler diye dörde
ayrılırlardı. Seksen gez aralıkta dikilmiş iki bayrak arasına düşmeyen
oklar müsabaka haricinde tutulur, oku en uzağa atan kemankeş
müsabakayı kazanırdı. Tarihte meşhur kemankeşlerin menzil dereceleri
şöyledir: Tozkoparan İskender 1281 gez (845,4 m), Arap kemankeş 1124
gez (741,8 m), Sübaşı Sinan 1109 gez (731,9 m), Havandelen 1235 gez
(815,1 m,), Kazzaz Ahmed 1037 gez (684,4 m), Benli Karagöz 1161 gez
(766,2 m), Deve Kemal 1205 gez (795,3 m), Çullu Ferruh 1223 gez (807,1
m) Kaptan Sinan 1232 gez (813,1 m), Bursalı Şela 1271 gez (838,8 m)
Solak Bali 1239 gez (817,7 m) (Bir gez 66 cm’dir)
Okçular ok atarken, sol
dizlerini yere koyup sağ dizlerini kaldırırlar “Ya Hak” diye salâ
verip oku fırlatırlardı. Abdestsiz ok atmazlardı. Kazanan kemankeşin
boynuna çaprazvârî şal takılır. Okçular tekkesine götürülürdü. Şeyhü’l-meyâdin
de kazanana iltifat ederdi. Müsabakalarda mükâfat koymak, sadece
padişahlara, vezirlere ve şeyhü’l-meydanlara mahsustu. Her yıl
binlerce kemankeş yarışırdı. Topkapı Müzesindeki bir belgede; 1671’de
sadece Ok Meydanı’nda 3375 kemankeşin ok attığı belirtilmektedir.
Okçular, kullandıkları
âletlere hürmet ederler, talim veya müsabakalardan sonra yay ve
oklarını tekkedeki dolaplarına koyarlardı. Okçuluk tekkeleri iki
odadan müteşekkil olup birinde sohbet edilir diğerinde ise yemekler
yenirdi. Okçuluk sporunun ve tekkelerinin kendilerine ait kuralları
olup, bunlara riayet etmeyenler, kemankeşlikten menedilmeye kadar
varan birçok müeyyidelere tabi tutulurlardı. İstanbul, Edirne, Bursa
gibi pekçok şehirde ok imalâtçıları büyük çarşılar hâlinde
toplanmışlardı. Osmanlı ordusunun ok ihtiyacını
Cebeci Ocağı
karşılamakta, bu ocak tarafından imal edilen oklar, sandıklarla savaş
meydanına götürülüp burada kemankeşlere dağıtılmaktaydı. Padişahı ise,
dört yüz okçu muhafaza ederdi.
Osmanlı'nın son zamanlarına doğru, özellikle İkinci Mahmud Han zamanında,
ateşli silahların iyice yerleşmesiyle, okçuluk eski önemini kaybetmeye
başladı.
