İlk Müslüman Türk devletlerinden olan
Karahanlılar'da, ülkenin
doğusunu idare eden büyük hakana Arslan Han adı verilirdi. Onun
hakimiyeti altında batı bölgelerini, Buğra unvanını taşıyan diğer bir
han idare etmekteydi. Sonra devlet merkezinde hakanlara vekâlet eden,
Erkan, Sagun gibi unvanlar alan İligler ve tekin diye anılan
şehzadeler geliyordu. Ayrıca bir danışma kurulu vardı.
Hükümdarlığı halife tarafından tasdik edilen
Gazneli
Mahmud, sultan unvanını ilk defa kullanan hükümdar olarak bilinir.
Daha sonra bu unvan, bütün Müslüman devlet başkanları tarafından
kullanılmıştır. Anadolu Türkmen beyliklerinde, atabeyliklerde de
sultan unvanı kullanılmıştır. İslamiyet'te devlet başkanı olan halife,
peygamberin vekili olduğu için, bütün Müslümanların başı durumundaydı.
Türk cihan hakimiyeti düşüncesi, güneşin doğduğu yerden battığı yere
kadar, dünyanın, Türk hükümdarı tarafından idare edilmesi gerektiği
esasına dayanıyordu. 11. asır yazarlarından
Kaşgarlı Mahmud şöyle
demektedir: "Allah, devlet güneşini Türklerin burcunda doğdurmuş,
göklerdeki dairelere benzeyen devletleri onun saltanatı etrafında
döndürmüş, Türkleri yeryüzünün hakimi yapmıştır."
Oğuz destanındaki ok motifi,
Göktürk Kitabeleri'nde zaptı düşünülen
istikametlere önceden prenslerin tayin edilmesi, Türk kültüründeki
cihan hakimiyeti ülküsünün işaretiydi. Selçuklular,
Dandanakan
Savaşı'nın hemen arkasından bir savaş meclisi toplamışlar ve burada
fütuhat yönlerini ve görev alacak başbuğları kararlaştırmışlardır.
Malazgirt Savaşı ve Anadolu'nun fethi de, cihan hakimiyeti ülküsünün
bir sonucu idi.
Türk sultanları, topluluklar arsında sosyal, kültürel dînî müsamaha
bakımından herhangi bir fark kabul etmemişler, herkese eşit hak ve
adalet tanımışlardır. Müslüman Türk devletlerinde, çeşitli boylara
mensup, türlü diller konuşan ve ayrı dinlere mensup olanların
kültürlerine dokunulmamıştır. Bu prensip,
Osmanlı Devleti devrinde de devam
etmiştir. Türklerin, İslam kültürünü tam anlamıyla benimsemeleri
neticesinde, İslamiyet Türkler için başlıca dayanak haline gelmiştir.
Haçlı orduları, Hıristiyanlık davasıyla harekete geçerek İslam
ülkelerini ağır tehdit altına aldıkları zaman ve daha sonra, asırlarca
süren bu batılı zihniyet karşısında, Türkler için Müslümanlık, en büyük
güç kaynağı oldu. Böylece Türklüğü yükseltmek ve İslam'ı yaymak
düşüncesi, fetihleri Hıristiyan dünyasına dönük Osmanlı Devletinde, en
yüksek seviyeye ulaşmıştır.
Müslüman Türk devletlerinde, kendilerine bir bölgenin idaresi
verilen hanedan üyeleri, melik diye anılırdı. Bunlar yarı müstakil bir
şekilde hareket ederlerdi. Bulundukları bölgede, asıl devlet
merkezindekine benzer bir dîvan kuruluşuna da sahiptiler. Ayrıca
vezir
ve askerî kuvvetleri vardı. Halife, sultan ve kendi adlarına hutbe
okuturlar, bağlı olarak para bastırırlardı. Bu melikler, merkezdeki
sultan tarafından temsil edilen yüksek iktidarı tanırlardı. Siyasî
temasları veya giriştikleri savaşları, asıl devletin ana siyaseti
çerçevesinde yürütürlerdi. Ancak melik olmak, ülkenin bir parçasını
şahsî mülk haline getirmek ve onu kendi keyfine göre idare etmek
değildi.
Hükümdarın vefatı veya şiddetli bir dış istilâ gibi hâdiseler
sonucu, merkezde iktidar boşluğu olunca, devlet bütünlüğü bozulmaya
yüz tutar, iktidara sahip olmak için
şehzadeler birbiriyle mücadeleye
girişirdi. Bu durum, Selçuklu Devletinin daha uzun ömürlü olmasını
önlemiştir. Ancak Osmanlılar, bunu göz önüne alarak hakimiyetin
bölünmemesini prensibini gerçekleştirip, devleti altı asırdan fazla
ayakta tutabilmişlerdir. Aynı husus
Göktürkler'de,
İlteriş Kağan ile
kardeşi Kapagan Kağan'ın çocukları arasında da görülmüştür.
Büyük Selçuklu Devleti zamanında, Türk medeniyeti çok yüksek bir
seviyeye ulaşmıştır. Selçuklu sultanları, devleti adaletle idare
etmeye büyük önem verirler ve devletin devamını bunda görürlerdi.
Sultanlar, haftanın belirli günlerinde, devlet ileri gelenleri kabul
ederlerdi. Halkın şikâyetlerini dinler, devlete karşı işlenen suçlara
bakan yüksek mahkemeye başkanlık yaparlardı. Saray teşkilatı, doğrudan
sultanın şahsına bağlıydı ve görevlilerin hepsi onun en güvenilir
adamları arasından seçilirdi.
Türkler devlet kurdukları zaman, Ortadoğu'daki kültür çevresinin en
önemli unsuru din idi. İslam'ın emirlerinden biri de bu dini yaymaktı.
Aslında cihad inancı, Türklerin fetih düşüncelerine de uygun
düşüyordu. Bu bakımdan bu yolda mücadeleye girişen Karahanlılar,
Mâverâünnehir'deki eski kültür merkezleri Buhara ve Semerkand'da
yaptıkları gibi, daha doğuda Balasagun ve Kaşgar'da İslamiyet'i
yaygınlaştıran müesseseler meydana getirmişlerdi. İç Asya'nın dağlık
bölgelerinden gelen Türklere, Müslüman olmaları için hanlık arazisinde
yer verilmişti. Karahanlı idarecileri, en çok
Uygurlar'ın Müslüman
olmasını hedef almışlardı. Maniheist ve Budist olan bu Türk
topluluğunun, İslam'a kazandırılmasını istiyorlardı.
Gaznelilerde de devlet-halk birliğini sağlayan ilk unsur İslamdı.
Gazneliler; Afganlılar ve Gurlularla çetin muharebelere girişerek,
onları İslam'a kazandırmaya çalışıyorlardı. Müslümanlık, Sultan
Mahmud'un oğulları ve Delhi sultanları vasıtasıyla daha da
yaygınlaştırılmıştı. Anadolu'nun fethinde tam bir cihad havasına
girilmişti. Bizans topraklarının kurtarılması gerektiği yolundaki
İslam dünyasında mevcut genel kanaat, Türk başbuğlarına güçlü bir
manevî destek sağlamıştır. Böylece gelişen Türk birliği şuuru,
Haçlıların bütün gayretlerini boşa çıkardı. Moğol istilâsına da aynı
güçle karşı konuldu.
Müslüman Türk devletleri, Rafızîlik inancına düşen İranlılarla çok
uğraşmışlardır. Türk sultanları, siyasî birlik yanında manevî birliği
de kurup yaşatmak gerektiğine inanmışlardı. Selçuklu sultanları, Mısır
Memlûk Devleti sultanları,
Delhi Türk Sultanlığı, Türkmen
beylikleri, Atabeylikler,
Timurlular ve
Akkoyunlular da aynı yolda yürüdüler.
Fakat bu muazzam siyaset, Moğol istilâsıyla ağır bir darbe yemiş, Orta
Doğu'yu işgal hareketine katılan Moğol idarecileri ve kitlelerinin
büyük çoğunluğu putperest ve kısmen de Hıristiyan oldukları için,
Müslümanlara hiçbir din hürriyeti tanınmamıştır. Ayrıca Moğollar,
İslam dünyasında, kendi hakimiyetleri uğrunda din adamlarına ve halka
büyük zulüm ve işkence yapmışlardır.
Müslüman Türk devletlerinde din ve fen ilimlerinin gelişmesi için
çok gayret harcanmıştır. Gazne, Delhi kültür çevresinde tanınmış Türk
âlimleri yetişmiş, müspet ilimler sahasında da büyük ilerlemeler
kaydedilmiştir. Trigonometrinin kurucularından Birunî ve İbn-i Türk,
Matematik ilminin doğudaki en önemli temsilcileri oldular. Çeşitli
ilim dallarında yüz ondan fazla eser yazan Birunî, Gazne sarayında
yaşamış ve Sultan Mahmud'un Hind seferine katılmıştı. Matematik,
Coğrafya, Jeoloji, jeodezi, astronomi ve trigonometri ile ilgili
eserler yazan bu büyük bilgin, bilim tarihinin dâhîlerinden kabul
edilmektedir.
Karahanlılar devrine ait manzum ve Türkçe bir eser olan
Kutadgu
Bilig, Türk devlet düşüncesi, kanun anlayışı, hakimiyet telâkkisi
ve siyasî görüşleri bakımından şaheserdir. 1060 yılında, Balasagunlu
Yusuf Has Hâcib'in Kaşgar'da yazarak Buğra Hana sunduğu, Uygur ve
İslâmî Türk yazısı ile nüshaları bulunan bu eser, İslâmî devrin
âbidelerindendir.
Selçuklular devrinde eğitim ve öğretim en yüksek seviyeye
ulaşmıştır. Bu dönemde sultanlar, devlet adamları, hatunlar ve
tabiplerin gayretleriyle yeni müesseseler kurularak, her biri tıp
fakültesi mahiyetinde, Kayseri, Sivas, Konya, Divriği, Çankırı ve
Kastamonu'da hastaneler ve medreseler yapılmıştır.
Müslüman Türk devletlerinde, büyük kısmı şaheser sayılacak
derecede, mîmarî, kitabe, hat, tezhib, süsleme, minyatür,
çini, halı,
kilim gibi mükemmel sanat eserleri yapılmıştır. Asya içlerinden
Akdeniz'e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır'a kadar
uzanan geniş sahada, o devrin Türk devletlerinden kalma saray, cami,
mescit, imaret, han, hamam, dârüşşifa,
medrese, hanekâh, türbe, künbet,
şadırvan, çeşme, sebil, kale, sur ve mezar sandukası gibi binlerce
sanat eseri günümüze kadar gelmiştir. Türkler, bu çağda, sanat
dünyasına önemli yenilikler getirmişlerdir. Medrese ve medrese-cami
mîmârîsi, çift kubbe inşaatı, silindir biçiminde bazen yivli, yüksek,
ince minare tipi, demet sütun, sivri kemer, pencerelerin katlar
halinde sıralanması, kubbe yapımında Türk üçgenleri, dikdörtgen veya
beş köşeli mihraplar bunların belli başlılarındandır. Yazı, minyatür,
tezhib ve süslemede, büyük hamleler olmuştur. Taş işçiliği,
kuyumculuk, kakmacılık, bakır işçiliği, zırh, kemer, kalkan, mineli
cam yapımı, seramik, dokumacılık, halıcılık ve döküm sanatının en
zarif örnekleri verilmiştir. Bunların taşınabilir olanları, halâ Türk
ve dünya müzelerinin gözde eserleri durumundadır. Taşınamaz olanları
ise, Türkün ayak bastığı her yere, açık hava müzesi görünümü verir.
Karahanlılar'da halk dili ve edebî dil
Türkçe'ydi. Gazneli ve
Harezmşahlar saraylarında Türkçe konuşulurdu. Delhi Türk
Sultanlığında, idareci tabaka ve ordu mensupları da Türkçe
konuşuyordu. Selçuklularda da halkın ekseriyeti ile ordunun dili
Türkçe idi. Bu devletlerde yazışmaların Farsça ve Arapça olması veya
ilmî eserlerin bu dillerde yazılması, İslâm dünyasının ortak dili
olmasından kaynaklanıyordu.
Müslüman Türk devletlerinde Türkçe'nin önemini gösteren vesikalardan
biri, 11. asırda Kaşgarlı Mahmud tarafından, Bağdat'ta yazılan
Dîvanü Lügati't-Türk'tür. Müellif, bu eserini, Türk olmayanların
Türkçe öğrenme ihtiyacını karşılamak üzere yazdığını kaydetmektedir.
Selçuklu teşkilatında çok önemli yeri bulunan
atabeglik müessesesi,
Türklerin İslâm dünyasına getirdiği bir yenilikti. Osmanlılarda
bunlara lala denmiştir.
Üç kıtanın ortasında ve iç denizler üzerinde kurulan Osmanlı
Devleti, Türk milletinin en büyük eserini, Türk cihan hakimiyeti
tarihinin de en yüksek siyasî teşkilatını temsil eder. Osmanlı
Devleti, siyasî istikrarı, sosyal adaleti ve bünyesinin sağlamlığı,
kavimler ve dinler arasında kurduğu âhengi, çok yüksek ve ince idare
sistemi, kudretli ordusu, yüksek askerî tekniği, geniş hukukî
faaliyetleri ve nihayet edebiyat, sanat ve mîmarîde ortaya koyduğu
ihtişamlı eserleriyle de, tarihte müstesna yerini almıştır. Osmanlı
devri, bu azameti, hiçbir devlete nasip olmayan, zengin yerli ve
yabancı tarih kaynakları, muazzam arşivleriyle çok geniş bir şekilde
tetkik imkânlarını bahşetmektedir.
Osmanlı Devletinin bütün ülkeye yayılmış eğitim ve öğretim
kurumları olduğu gibi, gayrimüslim ve yabancıların da okulları vardı.
Özellikle II. Abdülhamid Han zamanında, ülkenin her köşesine aynı
şekilde ve değerde liseler yapıldı. Bunların bazısı halâ, açılış
günlerinin tarihini taşıyan sağlam, eğitim ve öğretim düzeyi yüksek
olan, Türkiye'nin en meşhur liseleridir. Osmanlı eğitim ve öğretim
sisteminde öğrenci-öğretmen ve veli münasebetleri mükemmel olup,
hocaya saygı gösterilirdi. O da öğrencisine şefkatle muâmele ederdi.
Okullarda, bazı kaynaklarda ileri sürüldüğü gibi falaka ve dayak
yoktu.
Osmanlılarda bütün dinî, fennî, sosyal ilimler ve teknik bilgiler,
kuruluşundan sonuna kadar her seviyede öğretilip uygulanarak yayıldı.
Devletin kuruluşunda, kurucuların etrafında,
Türkiye Selçukluları
devrinde yetişen âlimler vardı. Osmanlılar devrinde yapılan mektep ve
medreselerden, yazılan kitap ve diğer eserlerin bazılarından, imkânlar
ölçüsünde halen faydalanılmaktadır. Eserlerin çokluğu ve tasnif
edilememesi, eldekilerin toplanamaması, bir kısmının çalınarak
Avrupa'ya ve diğer ülkelere kaçırılması, bir kısmının Türkiye
toprakları dışında kalması, kültür eserlerimizin Osmanlılar devrinde,
akıllara durgunluk verecek düzeyde olduğunu göstermektedir. Ne yazık
ki Osmanlı Türkçesi de bu eserlere paralellik göstermekte ve kelime
hazinesi halâ bilinmemektedir.
Müslüman Türklerde Toplum Hayatı: Müslüman Türklerde
sınıfsız bir toplum hayatı vardı. Köle vardı, fakat Osmanlı ülkesinden
alınmazdı. Kölelik devamlı değildi. Âzad edilip hürriyete kavuşarak
devlet kademesinde görev alabilirdi. Köylü hür olup, serflik (toprağa
bağlı kölelik) yoktu. Bütün dünya Müslümanlarını ilgilendiren
halifelik makamı da 1516 yılından itibaren, Osmanlı padişahları eliyle
Türklere geçti. Osmanlılar devrinde Türklere ve gayrimüslimlere
verilen, kendi din ve dillerinde mabed ve okul açıp, ibadetlerini
yapabilme hürriyet ve hoşgörüsü, günümüzün hiçbir liberal, kapitalist,
komünist ve dikta rejiminin imkân tanımadığı ölçüde serbestti.
Müslüman Türklerde İslam ahlâkı hakimdi. Umumî kaideler dahil,
herkes, İslam ahlâkına ve örfe uymak zorundaydı. Vatanseverlik, vakar,
büyüğe hürmet, küçüğe şefkat, vefa ve sadakat, hayırseverlik,
cömertlik, merhamet ve hoşgörü, namus, temizlik, hayvan ve bitki
sevgisi, his, kıymet ve idealleri başlığı altında toplanabilen ahlâk
ölçülerine titizlikle riayet edilirdi. Güzel ahlâk ve bu değer
ölçüleri sayesinde, Türk toprakları emniyet ve huzur içindeydi ve
kardeşlik havası hakimdi. II. Abdülhamid Han zamanında Osmanlı
ülkesinde bulunan Edmondo da Amicis, Constantinopoli adlı eserinde:
"Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türk'te vakar,
ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi, derece farkları
olmasına rağmen, aynı terbiyeyle yetişmişlerdir. Kıyafetleri farklı
olmasa, İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir...
İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en nazik ve kibar cemaatidir. En
ıssız sokaklarda bile, bir yabancı için küçük bir hakarete uğrama
tehlikesi yoktur. Namaz kılınırken bile bir Hıristiyan camiye girip,
Müslüman ibadetini seyredebilir. Size bakmazlar bile, küstahça bir
bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahî göremezsiniz.
Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir olaya
şahit olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu
tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla
işgal etmek, ayıp sayılır..." demektedir.
Rum isyanının baş planlayıcısı Patrik Gregoryus, Rus Çarı
Aleksandr'a yazdığı mektupta, Müslüman Türk'ün ahlâk ve seviyesini çok
güzel ifade etmektedir. Bu ibret verici mektup şöyledir: "Türkleri
maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler, çok sabırlı
ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i iman
sahibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza
göstermelerinden, an'anelerinin kuvvetinden,
padişahlarına,
devlet
adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaat duygularından
gelmektedir. Türkler, zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda sevk ve
idare edecek reislere sahip oldukları sürece de çalışkandırlar. Gayet
kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hattâ kahramanlık ve
şecaat duyguları da an'anelerine bağlılıklarından, ahlâklarının
düzgünlüğünden gelmektedir. Türklerde evvelâ itaat duygusunu kırmak ve
manevî bağlarını parçalamak, dinî sağlamlığı zayıflatmak gerekir.
Bunun en kısa yolu, millî gelenekleriyle maneviyatlarına uymayan
yabancı fikirlere ve hareketlere alıştırmaktır. Maneviyatları
sarsıldığı gün, Türklerin, kendilerinden şeklen çok kudretli,
kalabalık ve zahiren hakim kuvvetler önünde zafere götüren asıl
kudretleri sarsılacak ve onları maddî vasıtaların üstünlüğüyle yıkmak
kolay olacaktır. Bu sebeple, Osmanlı Devletini tasfiye için, yalnız
harp meydanlarındaki zaferler kâfi değildir. Hattâ sadece bu yolda
yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden,
hakikatlerine nüfuz etmelerine sebep olabilir. Yapılacak şey,
hissettirmeden, bünyelerindeki tahribi tamamlamaktır."
Türkler, Müslüman olduktan sonra her gittikleri yere adalet,
fazilet ve medeniyet götürmüşlerdir. Bugün, medenî olduklarını
söyleyen Avrupa ülkeleri, medeniyeti Müslüman Türklerden
öğrenmişlerdir.
Türk milletini ve devletlerini asırlarca ayakta tutan, yaşatan
büyük ve başlıca kuvvet inanç, adalet, iyilik, doğruluk ve
fedakârlıktır.
Türkler ve Spor: Büyük ve mükemmel devletler kuran Türkler,
millî tarihlerini askerî zaferlerle süslemişlerdir. Barış zamanlarında
da çok iyi sporcu olmaları, başarı sırlarından biridir. Bedenî
kabiliyetlerinin üstün şekilde gelişmesi, her cins harp silahlarını
kullanmadaki maharetleri sayesinde, çoğu zaman bire iki, bire üç
nispetindeki kalabalık düşmanlarına karşı parlak meydan savaşları
kazanmışlardır.
Türklerin meşgul olduğu sporlar, daima savaşla ilgilidir. Ata
binmek, cirit oynamak, güreş, okçuluk, kılıç, gürz ve matrak talimi, hışt atmak, koşu, tokmak oyunu, av gibi sporlar bunların
başlıcalarıdır. Ata binmek, çok eski çağlardan beri, Türkler için
yürümek kadar doğal bir şeydi. Türkler, adeta at sırtında doğar ve at
sırtında ölürlerdi. Orta ve Ön Asya'da yetişen cüsse itibariyle biraz
küçük, ancak yorgunluğa, sıcak ve soğuğa, her türlü eziyete, sıkıntıya
fevkalade dayanıklı, çok süratli ve eğitilme yeteneği yüksek Türk
atları, sahiplerini Çin Seddi'nden Orta Avrupa'ya kadar şerefle
taşımışlardır. Nitekim bütün Türk devletlerinde sefer gücünün esasını
süvari teşkil etmiş ve bunlar savaşların kazanılmasında büyük rol
oynamışlardır. Osmanlı Devletinde de, gerek
Kapıkulu süvarisinin ve
gerekse Timarlı Sipahinin önemi çok büyük olduğu gibi, vezir ve
beylerbeylerinin kapı halkı hemen hemen tamamen atlıydı.
Ata ve biniciliğe çok önem veren Türkler, eskiden beri at yarışları
ve at üzerinde silah kullanma müsabakaları tertip ederlerdi. Cirit,
bunların en önemlisiydi. Cirit, bir kol boyunda, ucunda temren
denilen, demirden delici kısmı olan bir silah olup, kurutulmuş kayın
veya şimşir ağacından yapılırdı. Savaşta süvari hücum ettiği vakit,
ciridi düşmana fırlatırdı. Ciridi, uzun mesafeye atmakta Türkler pek
hünerli olup, görenler hayrette kalırdı.
Güreşse, Türklerin çok eski millî sporuydu. Göğüs göğüse yapılan
savaşlarda, güreş bilenin daima üstün çıkacağı kuşkusuz olduğu için,
bu spor dalı Türkler arasında çok rağbet görmüş ve gelişmiştir.
Türklerin asıl millî güreşi, yağsız karakucak güreşi idi.
Sonraları, Rumeli'ye mahsus olan yağlı güreşlere de yer verilmiştir.
Okçuluk, Türklerin ünlü sporlarındandır. Çok eski
zamanlardan beri
harp sahasında kendileriyle karşılaşanlar, Türklerin ok atmadaki
ustalıklarından, hayranlıkla söz etmişlerdir. Türkler, kısa fakat çok
kuvvetli yaylar kullanırlardı. Oku gerek piyade ve gerekse süvari
olarak kullanmakta emsalleri yoktu. Süratle giden bir atın üzerinden,
hedefe isabetli ok atarlardı. Okmeydanı'nda kurulan meşhur kemankeşler
ocağı, 15 ve 16. asırlarda emsalsiz üstadlar yetiştirmiştir. Bu arada
lodos, poyraz, gündoğusu, batı, kıble, karayel, yıldız gibi yönlerde
esen rüzgârlara atılan kamış ve tahta oklarla kurulan menziller, yani
kırılan rekorlar, erişilemeyecek kadar yüksektir.
Türkler, kılıç kullanmakta da ustaydılar. Bu, şimşirbazlık denilen
bir sporun, yani bugünkü eskrim sporunun doğmasına sebep olmuştur.
Türk kılıçları, başlıca yatağan ve pala olmak üzere iki kısımdı.
Yatağan, yeniçeri silahlarından olup, meşhur kıvrık Türk kılıcıydı.
Pala ise daha ziyade bahriye askeri ve süvariler tarafından
kullanılırdı. Pala, düz, genişliği ucuna doğru biraz artan ve bu
yüzden hafifçe öne kıvrık gibi görünen bir silahtı. Türklerin gürzleri
de ünlüydü. Bunlar yekpare saplı veya zincir saplı olurdu. Spor için
ise somak veya mermer gürz kullanılırdı. Talim gürzleri, ikiyüz okka
(256.5 kg) kadar olurdu. Bununla müsabakalardan önce çok idman
yapılırdı. Gürz, sağ ve sol elde, değişik yönlerde, belli kaidelerle
çevrilip sallanarak, kaldırılıp indirilerek kullanılırdı.
Türklerin en dikkat çeken sporu, muhakkak ki tokmaktır. Bu oyun,
bugünkü futbolun babası olup, Orta Asya'da çok makbul bir spordu.
Meşhur Ali Kuşçu'nun kısaltarak Türkçe'ye çevirdiği Tarih-i Hata ve
Hoten adlı, aslı o taraflara giden İranlı bir tüccar tarafından
yazılmış eserde; Türklerin öküz ödünü şişirip, ayak topu oynadıkları,
yahut ata binerek, değnekle bu topa vurmak suretiyle müsabakalar
düzenledikleri nakledilmektedir. Tokmak, aslında, tabanı kösele
olmayıp, üstü gibi deriden yapılmış kısa konçlu bir çeşit çizmenin
adıdır. Öküz ödünden yapılmış top oynanırken, ayağa bu giyildiği için
adına tokmak oyunu denilmiştir.
Bütün bu sporlarda muvaffak olmanın en büyük ödülü, kazanılan nam
ve şandı. Bu sporlar, Türk milletini ve özellikle askerî kuvvetleri,
güçlü, çevik, mahir, meşakkate dayanıklı, iyi silahşor, soğukkanlı,
mükemmel savaşçılar haline getirmiş, onlar da kendilerini her zaman
zaferden zafere götüren bu hassalarını muhafaza için, sulh
zamanlarında da talim ve sporu terk etmemişlerdi. İdmanlarını her
zaman seve seve yapan Türkler, bu sayede iyi bir spor terbiyesine ve
bunun temin ettiği maddî ve manevî faydalara sahip olmuşlardır.
>>>>
Türk Tarihi ana sayfası >>>>
Diğer imparatorluklar >>>>
Diğer
Savaşlar >>>>
Beylikler
Sayfa konusu: Tarih ansiklopedisi, tarih kitabları özenle araştırılmış ve bir sanal tarih ansiklopedisi meydana getirilmiştir.