Gerileme ve
Çöküş
(1699-1923) - I
Böylece Tuna'yı
geçip Türk
kuşatma
kuvvetlerinin
üzerine doğru
gelen Haçlı
ordusuna, bu
defa da,
Viyana kuşatmasının
aleyhinde olan
ve bu sebeple
sadrazamla arası
açık bulunan
Budin
Beylerbeyi
İbrahim Paşa yol
verdi ve kendisi
askerini
toplayıp Budin'e
çekildi. Yetmiş
bin kişilik
düşman ordusu
karşısında,
yanında o sırada
on bin kadar
askeri bulunan
Kara Mustafa
Paşa, akşam
vaktine kadar
yiğitçe çarpıştı
ise de, bunca
ihanet
karşısında her
şeyin bittiğini
görerek, büyük
bir gayretle
oradan uzaklaşıp
darmadağın
çekilen orduyu
Yanıkkale
önlerinde
topladı.
Viyana
bozgunu aslında
Türk kuvvetleri
arasında fazla
bir zayiata yol
açmamış, ancak
psikolojik
etkisi büyük
olmuştu.
Macaristan'daki
kaleleri takviye
eden Sadrazam,
Belgrad
kışlağına
çekildi. Ancak
bu sırada
Sadrazama karşı
olan merkezdeki
paşalar, Viyana
bozgunu
sebebiyle onun
idamına
ferman
çıkarttırmayı
başardılar.
Böylece Kara
Mustafa Paşanın
idamı, Osmanlı
ordusunu
derleyip
toparlayabilecek
ve muhtemel bir
bozgunun önüne
geçebilecek
kudretli bir
paşadan, devleti
yoksun bıraktı.
Nitekim
ertesi yıl,
Venedik de
kutsal ittifaka
katıldı ve
böylece Osmanlı
kuvvetleri,
Avusturya,
Lehistan, Rusya
ve Venedik olmak
üzere dört
cephede
çarpışmak
zorunda kaldı.
Osmanlı
kuvvetleri,
zaman zaman
başarılar
kazanmasına
rağmen,
savaşların uzun
sürmesiyle ağır
kayıplara uğradı
ve 1699'da
Karlofça
Antlaşması'nı
imzalamaya
mecbur kalındı.
Osmanlı
İmparatorluğu,
bu hadiseyle ilk
defa, büyük
eyaletlerini
düşmana bırakmış
ve artık devrin
aleyhine
döndüğünü
anlamıştı.
Nitekim bu
antlaşmayla
Türkler, hemen
hemen bütün
Macaristan'ı
Avusturyalılara,
Ukrayna ve
Podolya'yı
Lehlilere, Azak
Kalesini
Ruslara,
Dalmaçya
sahillerini ve
Mora'yı da
Venediklilere
terk etti.
Sadece Timaşvar
vilayeti,
müdafilerin
kahramanlığı
sayesinde bir
müddet için
kurtarılabildi.
Bu ağır yenilgi
ve kayıplar,
Türkler üzerinde
o kadar acı bir
tesir bıraktı
ki, "Aldı Nemçe
(Avusturya)
bizim nazlı
Budin'i" diye
feryat
etmelerine sebep
oldu.
Karlofça
Antlaşmasının
imzalanmasından
sonra Osmanlı
Devleti,
bilhassa
sınırların
kuvvetlendirilmesi,
idarî, malî ve
iktisadî durumun
ıslahı,
ordu ve
donanmanın
yeniden düzene
konulması ile
uğraştı. Diğer
taraftan,
ötedenberi
Türkleri taklit
eden Avrupa ve
Rusya, ilim ve
teknikte hızla
ilerliyor ve
Osmanlıları daha
kuvvetli bir
şekilde
kuşatıyorlardı.
Artık, Avrupa
karşısında
Türkler, askerî
ve teknik
sahalarda
onlardaki
ilerlemenin
sırrını
araştırmaya
tenezzül etmeye
mecbur oldular.
Bu suretle 17.
yüzyılda,
Osmanlı
Devletini kendi
bünyesine göre
ıslah etme
düşüncesi, 18.
asrın başında
yerini
Avrupa'dan
iktibas etme
fikrine bıraktı.
Sultan
III. Ahmed
zamanında
(1703-1730)
Damad İbrahim
Paşa'nın
Pasarofça Barış
Antlaşması'nın
verdiği huzur
sayesinde
giriştiği kültür
ve imar
faaliyetleri
arasında,
Avrupa'nın
tesirleri de
mühim rol
oynadı.
Avrupa'nın
önemli
merkezlerine ilk
defa elçiler
gönderildi.
Böylece Türkler,
Garp (Batı)
medeniyetini
sathî de olsa
tanımak fırsatı
buldular.
Yirmisekiz
Çelebi Mehmed
Efendi ile
ile birlikte
Paris'e giden
Said Çelebi,
orada matbaanın
önemini
kavrayarak,
dönüşünde bir
Macar mühtedîsi
(İslâm'a girmiş)
olan
İbrahim
Müteferrika
ile birlikte,
İstanbul'da
matbaa kurulması
için teşebbüse
geçti.
Şeyhülislâmın
fetvası ve
padişahın
fermanı ile
tasdik edilen
rapor
neticesinde,
Batı'nın bu
önemli buluşu
Türkiye'ye
girdi. Matbaa
ile, bir yandan
büyük ilim ve
kültür eserleri
çok sayıda
basılıp
dağıtılırken,
bir yandan da
padişah ve
sadrazam
İstanbul'daki
ilim, kültür ve
sanat
çevrelerini
yakından
desteklemek
suretiyle, bu
sahalarda büyük
bir canlılık
meydana
getirdiler.
Yalova'da kâğıt,
İstanbul'da çini
ve kumaş
fabrikaları
açıldı. Öte
yandan bu barış
devresinde,
devlet adamları
arasında görülen
israf ve
savurganlık
genel bir
hoşnutsuzluk
doğurdu.
Nitekim,
Patrona Halil
İsyanı'yla
(1730)
Lâle Devri
diye de
adlandırılan bu
devir sona
ererken, ilmî
gelişmelere
karşı gruplar da
isyanı
destekleyerek
pek çok ilmî
gelişmenin
baltalanmasına
sebep oldular.
Bütün olumsuz
şartlara rağmen
fevkalade dikkat
ve ihtimamla
yetiştirilen
Osmanlı
şehzadeleri,
tahta çıktıkları
zaman, devleti
içine düştüğü
bunalımlı
durumdan
kurtarmak ve
eski haşmetli
devrine
ulaştırmak için
azami gayret
sarfediyorlardı.
Nitekim III.
Ahmed'in yerine
geçen
Sultan I. Mahmud
(1730-1754) ve
III. Mustafa
(1757-1773)
dönemlerinde
humbaracı ve
topçu
ocaklarının Batı
tarzında
teşkilatlandırılmasına
girişildi. Bir
Fransız subayı
iken
Müslümanlığı
kabul ederek
Ahmed adını alan
Comte de
Bonneval,
1731'de
humbaracı
ocağının
ıslahına
başladı. Ocağın
ihtiyaç duyduğu
tâlimli askeri
yetiştirmek
üzere de 1734
yılında
Üsküdar'da bir
hendesehâne
(mühendislik
okulu) açıldı.
Nitekim
disiplinli ve
modern tâlim ve
terbiye ile
yetiştirilen bu
askerî sınıfın
Rusya ve
Avusturya ile
1736-1739'da
yapılan
savaşlarda büyük
hizmeti görüldü.
Ancak, bu sınıf
1747'de
yeniçerilerin
baskını sonucu
kapatıldı.
Sultan III.
Mustafa da
tahta geçer
geçmez,
Fransa'dan
mühendisler
getirterek
Mühendishane ve
Bahriye sınıfını
ve mekteplerini
modern usullere
göre ıslah
etmeye ve onları
tâlim ve
terbiyeye
girişti.
Batıdaki
gelişmeleri
öğrenmek
amacıyla Fransa
ve Almanya'ya
elçiler
gönderdi. Tıp ve
Astronomi
sahaları ile
ilgili
çalışmalar
hızlandırıldı.
Karlofça
Antlaşmasından
sonra Osmanlı
tahtına üst
üste, devletin
içine düştüğü
durumu gören ve
kurtarmak için
çareler arayan
padişahlar çıktı
ise de, bunların
önlerinde her
zaman iki büyük
engel oluştu:
Bunlardan
birincisi, Türk
ordusunun
esasını teşkil
eden
yeniçerilerin
modern askerî
bilgi ve tekniğe
kapalı ve uzak
kalmaları, hattâ
eski düzen ve
ananelerini de
terk ederek,
askerlikle
ilgilerini
kesmeleriydi. Bu
durum onları,
sadece savaş
zamanlarında
cepheye giden,
askerlikten
habersiz bir
yığın haline
getirdi. Bu
sebeple topçu
veya humbaracı
sınıfında
yapılan
değişiklikler,
umumî neticenin
elde edilmesini
sağlayamıyordu.
Bir başka
husus,
yeniliklere
değer veren ve
ilme açık bu
padişahların
yanında
kendilerine
yardımcı olacak
değerli devlet
adamları yoktu.
Nitekim,
Batının askerî
tekniği
Türkiye'ye
girerken,
1768'de başlayan
ve 1774'de sona
eren Rus Harbi,
Türk ordusunun
(yeniçeri
kuvvetleri)
mukavemet
edemediğini ve
perişanlığını
bütün dünyaya
gösterdi. Bu
ağır yenilgi
üzerine
imzalanan
Küçük Kaynarca
Anlaşması
(1774),
Kırım Hanlığı'nı
Osmanlılardan
koparıyor ve bir
Türk gölü olan
Karadeniz'de
Rusya, donanma
bulundurma
hakkını elde
ediyordu. Modern
bir ordunun
çekirdeğini,
topçu sınıfını
teşkil ederek,
geleceğe ümitle
bakan ve yeni
hamlelere
girişen Sultan
III. Mustafa, bu
büyük kayıplara
uğradıktan sonra
ve bilhassa
asırlarca
süvarileriyle
Avrupa'yı
titreten ve
Rusları
atlarının
ayakları altında
tutan koca Kırım
Hanlığının elden
çıktığını
görünce, çok
muzdarip halde
felç geçirdi ve
az sonra da
vefat etti
(1774).
Yeniçeri
ordusunun
bozulması ve
savaşların
aleyhte
gelişmesi, III.
Mustafa Han'dan
sonra Osmanlı
padişahlarını
daha köklü
inkılapların
içine itiyordu.
I. Abdülhamid
(1774-1789)
zamanında
sadrazam Hamid
Paşa, orduda
teknik
sınıfların
modernleşmesine
devam etti.
Ancak, Osmanlı
Devletinin
derlenip
toparlanmasına
fırsat vermek
istemeyen
Avusturya ve
Rusya, devlete
karşı devamlı
cephe
açıyorlardı.
Bilhassa
Rusların,
1783'te Kırım
Hanlığını istilâ
ve ilhak
etmeleri,
Türkler için
unutulmaz bir
ıstırap kaynağı
hâline geldi.
Çünkü, bütün
nüfusu Türk olan
Hanlığın kaybı,
Macaristan ve
Orta Avrupa'nın
gidişine
benzemiyordu.
Ancak, 1787'de
başlayan
Osmanlı-Rus
Harbi yine
yenilgiyle
sonuçlandı.
1789'da Özi
Kalesinin
düşmesi ve
kalede
Müslümanlara
yapılan katliam,
Sultan I.
Abdülhamid'in
üzüntüden vefat
etmesine yol
açtı (1789).
Türklerin
ve genel olarak
İslâm
dünyasının,
Avrupa'ya ilk
önemli yaklaşma
ve ve onun
medeniyetinden
ciddî faydalanma
teşebbüsü,
Sultan III.
Selim'e
aittir.
Selim,
şehzadeliğinden
beri Avrupa
usulünde modern
bir ordu kurmayı
ve bu sayede
İmparatorluğa
eski gücünü
kazandırmayı
düşünüyor, hep
bu gaye ile
meşgul
bulunuyordu.
Tahta geçtiği
sırada
Avrupa'nın ve
komşularının
Fransız İhtilali
ile meşgul
olmalarını
fırsat bilerek,
derhal ıslahata
girişti.
Viyana'ya elçi
gönderdiği Ebu
Bekir Râtıp
Efendiye
Avrupa'nın
ahvaliyle
Avusturya'nın
ordu ve idare
teşkilatı
hakkında rapor
hazırlamasını
emretti. Çok
zeki bir insan
olan Ebu Bekir
Râtıp Efendi,
kısa zamanda
Avrupa'nın ilmî,
siyasî ve askerî
durumu hakkında
bilgiler
topladı.
Avusturya
ordusunun
teşkilatı,
askeri okulları,
subayların
yetiştirilmesi
ve başka bir çok
meseleler
üzerinde
padişaha bir
rapor sundu.
Devlet
adamlarından da,
devletin bozuk
tarafları ve
bunların ne
şekilde
düzeleceğine
dâir layihalar
alan Sultan III.
Selim, bu
raporlar
ışığında idarî,
mülkî, ticarî,
sınaî, ziraî,
ilmî ve askerî
sahalarda
yeniliklere
girişti. Bu
ıslahatların
hepsine birden
Nizam-ı Cedid
İnkılabı adı
verilmektedir.
Ayrıca III.
Selim Han
zamanında ilk
defa Yeniçeri
ordusunun
yanında, Avrupa
usul ve tarzında
yeni bir Nizam-ı
Cedid ordusu
oluşturuldu.
Gerçekten de
modern
metodlarla
eğitilen,
disiplinli
Nizam-ı Cedid
kuvvetlerinin
kısa bir süre
sonra önemli
hizmetleri
görülmeye
başlandı.
Mısır'ı işgal
eden Napolyon'un,
Akka'da küçük
bir Nizam-ı
Cedid kuvvetine
sahip bulunan
Cezzar Ahmed
Paşa'ya
karşı mağlup
olarak geri
dönmesiyle yeni
ordunun
ehemmiyeti
anlaşıldı. Bu
başarı umumî
efkârı da
Nizam-ı Cedid
ordusu lehine
çevirirken,
Napolyon'a da;
"Türkler
öldürülebilir,
fakat
korkutulamaz"
sözünü söyletti.
1806'da başlayan
Osmanlı-Rus ve
Avusturya
savaşları
sırasında
Nizam-ı Cedid
kuvvetleri,
Avrupa yakasına
geçirildi. Bu
küçük kuvvetin
daha da
büyütülmesi için
çalışmalara
başlandı. Fakat
bu teşebbüs de
yeniçerilerle
Rumeli
âyanlarının
harekete
geçmeleriyle
önlendi. Nitekim
Edirne'de
Nizam-ı Cedid'e
dâir Padişah
fermanını okuyan
memurların
öldürülmesiyle
başlayan isyan,
neticede Sultan
Selim'in tahttan
indirilmesine
kadar devem etti
(1807).
IV. Mustafa
tahta çıkarıldı.
Akabinde III.
Selim'i tekrar
tahta çıkarmak
üzere, Rusçuk
âyanı
Alemdar Mustafa
Paşa'nın
16.000 kişilik
kuvvetiyle
İstanbul'a
girmesi,
âsilerin Selim
Hanı şehit
etmelerine yol
açtı (1808).
Kurduğu
cihanşümul
nizamı ile
tarihte müstesna
bir mevkie sahip
olan Osmanlı
İmparatorluğu,
başa geçen
padişahların
çalışmalarına
rağmen, yeniçeri
askerinin
bozulması,
idarenin
sarsılması, ağır
mağlubiyetler ve
isyanlar
dolayısıyla
artık kendi
nizamını
koruyamaz hâle
geldi. Kırım
Hanlığı gibi,
halkı Türk ve
Müslüman olan
koca bir
devletten başka
bir çok
eyaletler de
düşman eline
geçmiş; Kuzey
Afrika, Mısır ve
Arabistan gibi
uzak ülkelerin
devletle
ilişkileri hemen
hemen kesilmiş
bulunuyordu.
Anadolu ve
Rumeli'de
timarlı sipahi
teşkilatları
bozulunca,
bunların
yerlerini bir
takım âyanlar
aldı. Âyanlar
sonunda
merkezdeki
otorite
boşluğundan
yararlanarak,
padişah
fermanlarını
dinlemeyen,
devlete vergi ve
asker vermeyen
derebeyleri
hâline geldiler.
Böylece devlet
âdeta kendi
bünyesi içinde
parçalandı.
Nihayet
Alemdar Mustafa
Paşa'nın
merkezde
nüfuzunu kurması
ve
Mahmud Han'ı
tahta çıkarması
ile de âyan ve
eşkıya,
eyaletlere
resmen hakim
oldu.
İstanbul'da
âyanlarla
hükümet arasında
Sened-i İttifak
adı ile bir
anlaşma
imzalandı. Buna
göre; bir yandan
âyanların
padişaha
sadakatleri,
devlete vergi ve
asker
göndermeleri
taahhüt
ediliyor, öte
yandan da
hükümet,
bunların
varlıklarını ve
evlatlarına da
intikal eden
haklarını
tanıyordu.
Bütün bu
olumsuzluklara
rağmen,
III.Selim'in
yerine 24
yaşında tahta
geçen Sultan
II. Mahmud,
daha büyük bir
cesaret ve
metanetle
Nizam-ı Cedid'i
genel anlamda
gerçekleştirdi
ve sadece modern
ordu ile
kalmayarak
tamamıyla yeni
bir düzen kurdu.
1808'de "Alemdar
Vakası" denilen
ve Mustafa
Paşanın
öldürülmesi ve
yeni oluşturulan
Sekban-ı
Cedid'in
lağvedilmesiyle
neticelenen
yeniçeri isyanı,
genç padişahın
ümit ve
cesaretini
kırmadı. O,
büyük bir
iradeyle
mücadelesine
devam etti. Bu
sırada devlet
dört bir
taraftan içte
isyanlar ve
dışta
düşmanlarla
karşı karşıya
idi. Ruslar,
Osmanlı
topraklarını
Kuzey
Bulgaristan'a
kadar istilâ
etmişlerdi.
Arabistan'da
Vehhâbî ve
Mora'da Rum
isyanları
tehlikeli
boyutlara
ulaşmıştı.
Ruslarla
Bükreş Anlaşması'nı
imzalayan II.
Mahmud Han,
öncelikle
mukaddes
beldeleri
Vehhabîlerden
temizledi. Mora
İsyanını
bastırdı. Ve
nihayet 15
Haziran 1826'da,
18. asrın
başından
itibaren her
hayırlı
hareketin önüne
geçen, içte
padişahına ve
halkına karşı
canavar, cephede
düşman önünde
kuzu kesilen
yeniçerileri
ortadan
kaldırdı.
Yeniçeri Ocağı,
devletin
yükselişinde ne
kadar büyük ve
şerefli bir
mevkie sahip
idiyse, son bir
asırlık
felaketlerine de
o derece sebep
olmuştu. Bu
sebeple,
Yeniçeri
Ocağının
kaldırılması
hayırlı bir
hadise kabul
edilerek "Vaka-i
Hayriye"
denildi.
Yeniçeri
ocağının
kaldırılmasından
sonra toplanan
divanda
Asâkir-i
Mansure-i
Muhammediye
adıyla yeni bir
askerî sınıfın
teşkiline karar
verildi (1826).
Sultan II.
Mahmud, bundan
sonra,
Türkiye'yi yeni
nizama eriştiren
müesseselerin
temelini atmaya
başladı.
Avrupa'ya
askerlik ve yeni
silahların
kullanılmasını
öğrenmek için
talebe gönderdi.
Askerî
Tıbbiye ve
Harbiye
mekteplerini
kurarak, bu
müesseselerin
eğitim ve
öğretimini en
üst seviyeye
çıkarmak için
Avrupa'dan
hocalar ve
uzmanlar
getirtti.
İstanbul'da
Türkçe,
Arapça,
Fransızca, Rumca
ve Ermenice
olarak
Takvim-i Vekâyi
adıyla ilk resmi
gazete
yayımlandı
(1831). Bunu
daha Ceride-i
Havadis
(1840),
Tercümân-ı Ahvâl
(1860),
Tasvîr-i Efkâr
(1862) gibi özel
gazeteler takip
etti (Bkz.
Osmanlı Basını).
Sultan Mahmud'un
giriştiği bu
yenilikler, Türk
tarihinde yeni
bir dönüm
noktası teşkil
etti. Ancak,
batılı devletler
ve özellikle
İngiltere,
uyguladığı sinsi
ve planlı
metodlarla,
Sultan Mahmud
Handan sonra,
gelişme yolunu
Osmanlı Devleti
aleyhine ve
kendi lehlerine
değiştirmesini
bildiler. Babası
II. Mahmud
Han'ın vefatıyla
henüz 16 yaşında
tahta çıkan
Abdülmecid Han'ın
(1839-1861)
tecrübesizliği;
ülke için çok
ağır ve zararlı
bir hatâya
düşmesine sebep
oldu. Öyle bir
hatâ ki, Osmanlı
tarihinde
korkunç bir
dönüm noktasının
başlamasına ve
bu koca devletin
bir yok olma
devrine
girmesine yol
açtı.
Ülke
düşmanlarının,
Sultan
Abdülmecid Han'ı
yenilikçi diye
överek örtbas
etmek
istedikleri bu
hatâ, padişahın,
İngilizlerin
tatlı dil ve
vaadlerine
aldanarak, İskoç
masonlarının
yetiştirdikleri
cahil devlet
adamlarını
işbaşına
getirmesi ve
bunların devleti
içeriden yıkmak
siyasetlerini
hemen
anlayamamasıdır.
Sultan II.
Mahmud Han'ın
giriştiği
inkılaplarla,
Osmanlılarda
millî
hayatiyetin
tekrar
canlandığını
gören
İngilizler, bu
muazzam devletin
içten
çökertilmedikçe
yıkılamayacağını
anladılar. Bunun
için Osmanlı
tahtına genç ve
tecrübesiz bir
padişahın
geçmesini fırsat
bilerek,
İslâmiyet'i
yıkmak üzere
İngiltere'de
kurulmuş bulunan
İskoç Mason
teşkilatının
kurnaz üyesi
Lord Rading'i
elçilikle
İstanbul'a
gönderdiler.
Lord Rading,
daha önce Paris
ve Londra'da
Osmanlı sefiri
olarak görev
yaparken
aldatılan ve
mason yapılan
Mustafa Reşid
Paşa'yı
sadrazamlığa
getirebilmek
için çok dil
döktü. "Bu
aydın, kültürlü
ve başarılı
veziri
sadrazam
yaparsanız,
İngiltere ile
Devlet-i Aliyye
arasındaki bütün
anlaşmazlıklar
ortadan kalkar.
Devletiniz
ekonomik, sosyal
ve askerî
sahalarda
ilerler" diyerek
padişahı
aldattı. Reşid
Paşa, iş başına
gelir gelmez,
Hâriciye Nazırı
(Dışişleri
Bakanı) iken
Rading ile
birlikte
hazırladığı
Tanzimat Fermanı'nı
ilan ettirdi
(1838). Sonra bu
fermana
dayanarak, büyük
vilayetlerde
mason locaları
açtı. Casusluk
ve hıyanet
ocakları
çalışmaya
başladı.
Fatih
devrinden beri
medreselerde
okutulmakta olan
fen ve matematik
dersleri
kaldırıldı. "Din
adamlarına fen
bilgileri lâzım
değildir"
diyerek kültürlü
ve bilgili
âlimlerin
yetişmelerine
mâni olundu.
İkinci kez
Hariciye
Nazırlığına
tayin edildiği
1837 tarihinden
17 Aralık
1858'de ölümüne
kadar 21 yıl
süreyle devlete
fiilen yön
vermiş olan
Mustafa Reşid
Paşa, arkasında
bir çok gâileler
ve ülkede sosyal
sarsıntıya yol
açan ve bugün
hâlâ devam eden
şeklî
Avrupalılığın
temelini atan
insan olarak
tarihe geçti.
İhanetleri ile
tanınan Tanzimat
paşaları,
devleti
sıkıntıya sokmak
pahasına, başka
devletlerden
borç aldılar,
İngilizlere
destek olmak
için savaşa
girdiler.
Mustafa Reşid
Paşa ve onun
yetiştirmeleri
Âli ve
Fuad
paşaların
şekilci
Batıcılık
hareketiyle
birlikte ülkede,
Avrupa'nın
etkisi ve hattâ
himayesi altında
kaldığı şüphe
götürmez bir
takım karanlık
fikirli
cemiyetler
de ortaya
çıkmaya başladı.
Bunlardan ilki
olan
Jön Türk
(Genç Türk)
Cemiyeti,
sonradan devam
edecek ve
Osmanlı
İmparatorluğunun
ipini çekecek
gizli
komitecilik
hareketlerinin
sonuncusu olan
İttihat ve
Terakki
Cemiyetine kadar
dayanacak ve bu
muazzam
imparatorluk
tasfiye
edilecektir.
Bu cemiyetin
açtığı ihanet
yolu üzerinde, o
devletin
ekmeğini yiyip
semiren nice
vezirler,
sadrazamlar,
seraskerler,
ordu
kumandanları,
subaylar ve
hattâ ulemâ
takımı
yürüyecektir.
Ancak bu son
dönemde, içte
ihanet
şebekesinin
önünü kesmek,
dışta ise
Avrupalı
devletlere denk
bir devlet
vücuda getirmek
üzere iki güçlü
padişah tahta
çıktı.
Sultan
Abdülmecid vefat
ettikten sonra,
1861 yılında
Abdülaziz Han
tahta oturdu.
Her hâli ve
tavrıyla ceddine
benzeyen Sultan
Abdülaziz,
devleti
kuvvetlendirmek,
kuvvetli bir
ordu yanında,
kudretli bir
donanma yapmak,
böylece,
devletin
etrafında
dolaşan
tehlikeleri
bertaraf ederek,
Avrupa'nın hasta
adama benzettiği
devletini
iyileştirmek
için ciddî
teşebbüslere
girişti.
Abdülaziz Hanın
tahta çıktığı
yıllar,
Avrupa'da
tekniğin büyük
bir hızla
değiştiği ve bu
sahada bir
ihtilalin
meydana geldiği
yıllardı.
Avrupa'nın
yaptığı
ihtilali, daha
şehzadeliğinden
beri dikkatle
takip eden
Sultan
Abdülaziz, bu
ihtilalin
meydana
getirdiği teknik
ilerlemeyi aynen
kabul etmekte
tereddüt etmedi
ve devlete eski
kudret ve
şevketini iade
ettirmek
hususunda her
fedakârlığı göze
aldı.