"Türklerin
mevcut sistemini
kendi
sistemimizle
mukayese edince,
istikbalin
başımıza
getireceği
felaketleri
düşünüyor,
titriyor ve
âkıbetimizden
korkuyorum. Bir
ordu galip
gelecek ve
pâyidar olacak,
diğeri de mahv
olacaktır. Çünkü,
şüphesiz ikisi
de sağlam
surette devam
edemez.
Türklerin
tarafında
kuvvetli bir
imparatorluğun
bütün kaynakları
mevcut, hiç
sarsılmamış bir
kuvvet var,
sefer görmüş
askerler, zafer
alışkanlıkları,
meşakkatlere
dayanma
kabiliyeti,
birlik, düzen,
disiplin,
kanaatkârlık ve
uyanıklık var.
Bizim tarafta
ise, umumî
fakirlik, hususî
israf, sarsılmış
kuvvet, bozulmuş
maneviyat,
tahammülsüzlük
ve idmansızlık
var. Bütün
bunların en
kötüsü, düşmanın
(Türklerin)
zafere, bizim de
hezimete alışkın
bulunmamızdır.
Sonucun ne
olacağını
tahminde
tereddüde yer
var mıdır?" (Busbecq)
4.
Osmanlıların,
Atlas
Okyanusundan
Umman Denizine
ve
Macaristan'dan,
Kırım ve
Kazan'dan
Habeşistan'a
kadar geniş
yerlere hakim
olmaları ve
adaletle idare
etmeleri.
5. Osmanlı
Devletinin bütün
temel
müessese ve
teşkilatı,
Fatih
devrinde en
mükemmel bir
duruma geldi.
Fatih,
teşkilatçı ve
imarcı idi.
Devlet
yönetimini tam
bir intizam
içinde yürütmek
için lüzum ve
ihtiyaç
görüldükçe,
kanunlar ve
fermanlar
yayımladı.
Hazırlattığı
kanunnamesi,
hukuk sahasında
çok önemli bir
mevki
tutmaktadır.
Daha sonra
Kanunî Sultan
Süleyman, o
güne kadar
çıkarılan
kanunları,
"Kanunname-i
Âl-i Osman" adı
altında tanzim
ettirdi. Bu
kanunname,
hukukî, idarî,
malî, askerî ve
diğer lüzumlu
mevzuları içine
alan başlıklar
altında, ceza,
vergi ve
ahaliyle
askerlerin
kanunlarını
içeriyordu.
Fethedilen
ülkelerde, örfî
hukuk denilen,
önceki
yönetimden kalan
kanunlar ve
halkın
teamülleri de,
İslâm hukukuna
uygunluğu
şartıyla
Kanunnamede yer
almıştır.
Böylece
hazırlanan
kanunlar,
asırlarca en iyi
şekilde ve
eksiksiz tatbik
edilip, devletin
tebaasını teşkil
eden her çeşit
insana huzur ve
mutluluk kaynağı
olmuştur.
Kanunî Sultan
Süleyman'ın
ölümü ile,
muhteşem
padişahlar
ve onların
hamleleri sona
ermekle
birlikte,
devletin henüz
karalarda
üstünlüğü, iç
denizlerde
hakimiyeti ve
sosyal düzeni
bütün kudretiyle
yaşamakta idi.
Nitekim
II. Selim
döneminde
(1566-1574)
Avusturya'nın
Erdel'e küçük
bir tecavüzü
üzerine,
şiddetli bir
karşılık
verildi. 1570'te
Kıbrıs
fethedildi.
Türk donanması
Okyanusya'ya
kadar gidip
Sumatra (Açe)
Sultanlığıyla,
yani Uzakdoğu
Müslümanlarıyla
temasa geçti.
Kurdoğlu
Hayreddin Hızır
Bey, 22 parça
gemiyle Açe
sultanı
Alâaddin'e top
ve topçu ustası
götürdü. Türk
subayları, Açe
ordusunda
ıslahat yaptı.
Diğer
taraftan, II.
Selim Han'ın,
Türk tarihinin
en şuurlu ve
hayatî seferi
olan, Don ve
Volga
nehirlerini bir
kanalla
birleştirme,
böylece
Karadeniz'le
Hazar Denizini
birbirine
bağlamayı
amaçlayan
Don-Volga Kanal
Projesi,
Kırım Hanı
Devlet Giray'ın
ihanetiyle,
başarısız kaldı.
Bu kanal projesi
sayesinde, o
sırada gitgide
güçlenen
Rusların güneye
doğru sarkmaları
önlenecek, İran
kuzeyden
çevrilmek
suretiyle artık
tehlike olmaktan
çıkacak, bütün
Sünnî
Müslümanların
halifesi olan
Osmanlı sultanı,
Sünnî İslâm ve
Türk ülkelerinin
aynı zamanda
fiilî hakimi
olacaktı. Bütün
Türk yurtlarını
bir bayrak
altında
toplayabilecek
kadar muhteşem
bu tasarıdan,
Ruslar dehşete
kapılmışlar,
ancak karşı
koyamamışlardı.
Öte yandan
Devlet Giray; bu
kanal açıldığı
takdirde,
Osmanlının artık
o taraflarda
kendi askeriyle
iş görüp
Kırımlılara
ihtiyacı
kalmayacağı,
böylece
Kırım'ı
ilhak edip
merkezden
valilerle idare
edebilecekleri
gibi bozuk bir
düşünce içine
düştü. Bu yüzden
asker arasında
menfi propaganda
yaptı. Kış
mevsiminin
buralarda altı
ay sürdüğünü ve
kimsenin bu
soğuğa
dayanamayacağını
söyledi. Çeşitli
zorluklar
çıkardı.
Neticede kışı
geçirmek üzere
Azak'a dönen
Osmanlı teknik
heyeti ve
askerleri bir
daha kanal
başına gidemedi.
Böylece Kırım,
bugünlere kadar
süren tarihteki
talihsizliğini
kendi eliyle
hazırladı ve
Türk tarihinin
çehresini
değiştirebilecek
büyük ve önemli
bir teşebbüs,
başarısızlığa
uğradı. Artık,
Rusya, Kafkas
Türk
hanlıklarını
yutmaya,
Osmanlıları da
en fazla
hırpalayacak bir
güç olmaya
hazırlanıyordu.
Osmanlı
Devletinin,
İkinci Selim
devrinde
uğradığı ikinci
başarısızlık
İnebahtı'da
oldu. Kıbrıs'ın
Türkler
tarafından fethi
üzerine,
Papa'nın
teşvikleri
sonucunda, büyük
bir Haçlı
donanması
hazırlandı.
1571'de
İnebahtı'da
meydana gelen
deniz savaşında,
Osmanlı
donanması imha
edildi. Çok
şehit verildi.
Ancak
Uluç (Kılıç) Ali
Paşa,
kurtarabildiği
60 kadar gemi
ile İstanbul'a
gelebildi.
Bundan sonra
devlet, bütün
imkânlarıyla;
bir kış zarfında
eski donanmasını
yeniden inşa
ederek, Akdeniz
hakimiyetini
tekrar sağladı.
Sokullu Mehmed
Paşa,
Venedik
elçisine: "Biz
Kıbrıs'ı almakla
sizin kolunuzu
kestik. Siz ise
donanmamızı
yakmakla, bizim
sadece
sakalımızı tıraş
ettiniz. Kesilen
kol bir daha
yerine gelmez,
fakat kazınan
sakal daha gür
çıkar" diyerek,
onlara fazla
sevinmemelerini
söyledi. Bu
arada,
donanmanın
yetişmeyeceği
endişesini
taşıyan Kılıç
Ali Paşaya da;
"Paşa, bu millet
öyle bir
millettir ki,
isterse bütün
gemilerinin
demirlerini
gümüşten,
yelkenlerini
atlastan,
halatlarını
ibrişimden
yapar" sözü
meşhurdur.
Gerçekten ertesi
yaz, Osmanlı
donanması
hazırlanıp
Akdeniz'e
inince,
Venedikliler,
barış istemek
zorunda kaldı.
Hattâ bu
anlaşmada
Venedik
Cumhuriyeti,
Türklere, Kıbrıs
Seferinde
yapılan
masraflar
karşılığı savaş
tazminatı
ödemeyi bile
kabul etti.
II. Selim
Han'dan sonra
Osmanlı tahtına
oturan
III. Murad
döneminden
(1574-1595)
itibaren Osmanlı
Devletinin
giriştiği
harpler çok uzun
sürmeye ve
devletin
aleyhinde olmaya
başladı. Nitekim
1578 yılında
başlayıp çeşitli
aralıklarla
III. Mehmed
(1595-1603),
Birinci Ahmed
(1603-1617),
II. Osman
(1618-1622) ve
IV. Murad
(1623-1640)
devirlerinde
olmak üzere
1639'a kadar
sürmüş olan İran
savaşları,
Osmanlı
duraklamasının
başlıca
sebeplerinden
biri olmuştur.
Osmanlı
Devletinin zayıf
anını kollayan
ve Hıristiyan
Batı dünyası ile
birlikte hareket
eden İran,
devamlı olarak
bu devleti
uğraştırmayı
gaye edinmiştir.
İran'a karşı
koyabilmek için,
devamlı
Anadolu'dan
asker desteği
verilmiş, bu
durum, zamanla
Anadolu'da
dengelerin
bozulmasına yol
açmıştır.
Duraklamanın
diğer sebepleri
şu şekilde
sıralanmıştır:
1. 1593-1606
Avusturya
harplerinde
timarlı sipahi
yerine, tüfekli
piyade
kullanılması
mecburiyeti
yüzünden,
yeniçerilerin
sayısı
fazlasıyla
arttırıldığı
gibi, Anadolu'da
ücretle pek çok
tüfekli
sekban askeri
yazıldı. Sekban
askerine ihtiyaç
kalmadığı
zamanlarda
parasız kalan bu
eli tüfekli
gruplar,
Anadolu'da halkı
haraca kesmeye
ve saldırılara
başladılar.
Bozgunculukları
sebebiyle
timarları
ellerinden
alınan sipahiler
de onlara
katıldı. Böylece
1596-1610
yılları arasında
Osmanlı
İmparatorluğunu
temelinden
sarsan
Celâli hareketi
başgösterdi.
Anadolu'da yağma
ve çapulculuğa
başlayan
Celâlilere İran
yanlılarının da
katılıp, İran'ın
bunları
desteklemesi
neticesinde,
isyanlar kısa
sürede büyüdü.
Öyle ki,
Anadolu'da
etrafına 30-40
bin kişilik
kuvvetler
toplayan Celâli
liderleri çıktı.
Bunlar, emirleri
altındakileri
bir ordu
biçiminde
teşkilatlandırıyorlar
ve üzerlerine
gönderilen
devlet
güçleriyle çetin
muharebelere
girişiyorlardı.
Devletin İran ve
Avusturya ile
savaş halinde
olmasından da
yararlanan
Celâliler,
Anadolu'yu
baştan başa
yakıp yıktılar.
Paniğe kapılan
köylüler,
topraklarını
bırakarak şehir
ve kasabalara
sığınmaya
çalışıyorlar,
varlıklı olanlar
İstanbul'a,
Kırım'a veya
Rumeli'ye
kaçıyorlardı. Bu
durum Sultan I.
Ahmed Han'ın
dirayeti ve
vezir-i azam
Kuyucu Murad
Paşa'nın üç
sene süren
temizleme
faaliyeti
neticesinde
önlenebildi. Bu
müddet içinde
öldürülen Celâli
sayısının 65
bini bulması,
Anadolu'nun
içine düştüğü
durum hakkında
bir fikir
vermektedir.
2.
1580'lerden
itibaren batıdan
büyük ölçüde
gümüş gelmesi
sonucu,
fiyatların
düşmesi üzerine
yaşanan ve
fiyatlar
ihtilali denen
karışıklık. Bu
vaziyet
karşısında küçük
timar sahipleri,
uzak ve masraflı
seferlerden
kaçınmaya
başladı. Diğer
taraftan Orta
Avrupa'da
yapılan
savaşların
usullerinde
meydana gelen
değişiklikler,
tüfekli yaya
askerine olan
ihtiyacı ortaya
çıkardı. Ayrıca
timarlı
sipahiler, silah
ve techizat
bakımından
değil, teşkilat
ve taktik
bakımından da,
modern savaş
şekline ayak
uyduramıyorlardı.
Bu sebeplerle
devlet, yeniçeri
sayısını
arttırmaya ve
sekban-ı saruca
adı altında
tüfekli Anadolu
leventlerini
ücretli asker
olarak
kullanmaya
başladı. Yine bu
devrede, artık
işe yaramayan
yaya ve
müsellemler ve
voynuklar
gibi bazı eski
askeri birlikler
de kaldırıldı.
Kapıkullarının
toplam mevcudu;
1470'lerde
13.000, timarlı
sipahi 60.000;
1526'da kapıkulu
24.000, timarlı
sipahi 80.000
olduğu halde,
1610'larda
kapıkulu
40.000'e çıkmış,
timarlı sipahi
sayısı 20.000'e
düşmüştür.
Sonuçta, timar
sisteminin
bozulmasının en
menfi tarafı,
devletin
iktisadi
yapısına
yansımasıdır.
Timarlı
sipahilerin
boşalttığı
dirliklerin
gelirini eskisi
gibi toplayıp
devletin
hazinesine
aktarmak mümkün
olmamıştır. Bu
dirliklere
gönderilen
mültezimler,
zamanla büyük
servet sahibi
olarak nüfuz
kazanmış ve
devletin başına
bela
kesilmişlerdir.
3. Sokullu
Mehmed Paşanın
ölümünden (1579)
Halil Paşanın
sadrazamlığına
kadar geçen otuz
sana zarfında
hükümet reisliği
makamına geçen
19 vezir-i azam
içinde, bu
mevkie liyakati
olanların adedi
üçü
geçmemektedir.
Bu durum son
devirde 'kaht-ı
rical'
denilen adam
yokluğunun daha
17. yüzyıldan
itibaren
görülmeye
başladığının da
işaretidir.
Bütün bu
olumsuzlukların
başlangıcına
rağmen
padişahlar,
cihan hakimiyeti
davalarına
samimiyetle
bağlı
bulunuyorlardı.
Nitekim onlar
yine Alman
hükümdarlarını
imparator ve
kendilerine denk
kabul etmiyor,
onlarla yapılan
anlaşmalara yine
muâhede-nâme
değil, ahid-nâme
nazarıyla
bakıyor ve
eskisi gibi bunu
kendi lütuf ve
ihsanları
sayıyorlardı.
Osmanlı siyasî
gücü gibi,
sosyal nizamı da
devam ediyordu.
Ayrıca ticaret
ve sanat
hayatında ahlâkî
nizam ve
geleneklere
aykırı bir
hareket nâdir
görülüyor ve bu
gibi durumlar
esnaf
teşekküllerinin
(loncalar)
şiddetli denetim
ve kontrolüne
sebep oluyordu.
Böylece devletin
bir müdahalesi
olmadan içtimaî
müesseseler
genel düzeni
muhafaza
ediyordu. Bu
hususta Fransız
elçisi D.
Chesneau;
"(Osmanlı
şehirlerinde)
düzen ve asayiş
inanılmaz
derecede
kuvvetliydi.
Geceleyin
şehirleri
muhafaza için,
elinde bir sopa
ve fenerle gezen
tek bir kimsenin
dolaşması kâfi
idi. Halbuki
Paris'te aynı
iş, bir kıta
askerin başında
bir kumandan
tarafından,
zorlukla
yapılıyordu"
demektedir.
Thevanot ise
"Bir milyonluk
büyük İstanbul
şehrinde dört
yılda dört
öldürme vakası
görülmemiştir.
Ticarî emtia ile
dolu olan
muazzam
kervansaraylar,
bir tek adam
tarafından
korunuyor"
der. Böyle bir
toplumda,
devletin
vazifesi sadece
nizam ve adaleti
sağlamak ve bunu
dünyaya
yaymaktı.
Bununla birlikte
devlet hiç bir
zaman
İslâmlaştırma ve
Türkleştirme
siyaseti
gütmedi. Zîra,
cihan hakimiyeti
mefkûresine
inanan bir
devlet, dar bir
milliyetçilik
görüşüne
saplansa ve
insanlık
prensiplerine
bağlı kalmasa
idi, bu
cihanşümul
vazifesini
yapamaz ve başka
imparatorluklar
gibi süratle
çöker, uzun
asırlar boyunca
yaşayamazdı.
Osmanlı
Türkleri, 17.
yüzyılda,
zaferler
kazanırken,
bazen de
yenilgiler
görüyor, böylece
önceki döneme
göre, bir
duraklama içinde
bulunduklarını
anlıyorlardı.
Ancak
duraklamanın
sebeplerini
araştıran Türk
mütefekkirleri
askerî, idarî ve
ilmî
müesseselerde
gördükleri
bozuklukları
ıslah etmek
sayesinde,
İmparatorluğun
eski kudretini
tekrar
kazanacağına,
medenî ve manevî
üstünlüğün
kendilerinde
olduğuna
inanıyorlardı.
Fakat kanun ve
nizamlardaki bu
düzelme, otorite
sahibi bir
padişah
idaresinde
mümkündü. Bir de
artık ortalıkta
tek bir padişah
adayı
bulunmuyordu.
Bir noktada
vezirlerin
nüfuzları
konuşuyordu. Bu
sebepten ilk
öldürülen
padişah, sultan
II. Osman
olmuştu. Böylece
padişahların,
devletin aksayan
yönlerine neşter
vurabilmesi
kolay
görünmüyordu.
Ayrıca timarlı
sipahi ordusunun
gücünü
kaybetmesi, buna
karşılık
yeniçeri ordusu
miktarının aşırı
derecede artışı,
merkezde büyük
bir gücün
doğmasına yol
açtı.
Yeniliklere
karşı çıkan bazı
devlet adamları
da, her fırsatta
bu gücü
kullanmaya
başlayarak,
devletin ve
yeniçeri
ocağının sonunu
hazırlamaya
başladılar.
Nitekim III.
Mehmed Han'dan
sonra, ilk defa
ordunun başında
sefere çıkan II.
(Genç) Osman
(1621), Yeniçeri
kuvvetlerinin
bozulmakta
olduğunu gördü.
Ancak onun,
ocağı ıslah
girişimi,
Osmanlı
tarihinde ilk
defa bir
padişahın kul
eliyle
öldürülmesi
hadisesini
ortaya çıkardı.
Bununla
birlikte, II.
Osman'ın şehit
edilmesi
hâdisesinden
ders alan IV.
Murad Han,
parlak zekâsı,
tedbirli
siyaseti ve acı
kuvveti
sayesinde,
devlete yükselme
devirlerini
hatırlatacak bir
canlılık
getirdi.
IV. Murad
Han, İran
üzerine
düzenlediği
Revan ve Bağdat
seferlerine
giderken,
öncelikle
Anadolu'daki
sipahi
zorbalarını ve
mütegallibe
denilen, zorla
işbaşına gelmiş
veya yolsuzlukla
zengin olarak
nüfuz sahibi
olmuş zümreyi
temizleyerek,
ülke içerisinde
istikrarı
sağladı. Daha
sonra Revan ve
Bağdat
seferlerinden
zaferle çıkan
Sultan,
İran'la çeşitli
aralıklarla 16
yıldır devam
eden savaşa son
verdi.
Kasr-ı Şirin
Muâhedesi
(Anlaşması) diye
meşhur olan
antlaşmanın
hükümleri, çok
az bir
değişiklikle
günümüze kadar
geldi.
IV. Murad
Han'ın genç
yaşta ölümü
(1640) ve daha
sonra
Sultan İbrahim'in,
âsiler
tarafından şehit
edilmesi (1648)
üzerine
IV. Mehmed'in
henüz yedi
yaşındayken
tahta çıkması,
zaman geçtikçe
ocak
ağalarının,
idarede nüfuz
kazanmalarına
yol açtı.
Yeniçeri ve
sipahi ağaları,
vezirlerin
seçilmesinde en
önemli rolü
oynuyorlardı. Bu
durum devletin
siyasî yapısını
ve malî durumunu
bozdu. Her iş
ağaların eline
geçip,
kendilerine hiç
bir surette
muhalefet edecek
kimse kalmadı.
Bunlar, asker
mevcudunu yüksek
göstermek
suretiyle fazla
ulûfe
aldıkları gibi,
yaptıkları
tayinlerden de
yüklüce
rüşvetler
çekiyorlardı. Bu
ve benzeri
olaylar, zaman
zaman
önlenmesine
rağmen, 1656
yılında
Köprülü Mehmed
Paşa'nın
sadârete
getirilmesine
kadar sürdü. Bu
tarihe kadar
defalarca
sadrazam
değişikliğine
rağmen, devletin
hayrına çalışan,
Tarhuncu Ahmed
Paşa'dan
başkası
çıkmamıştı.
Merkezde süren
bu bozukluk
devresinde,
cahil ve
iktidarsız
vezirlerin,
eyaletlere
rüşvetle adam
tayin etmeleri,
halkın yine
zorbalar eline
düşmesine sebep
oldu. Yapılan
mezalimler
yüzünden, köylü
halkın bir kısmı
çiftini bozup
eşkıyalığa
başlamış, bir
kısmı da şehir
ve kasabalara
sığınmıştı.
Kalanlar ise
eziliyordu. Önce
Kuyucu Murad
Paşa'nın ve daha
sonra IV. Murad
Hanın şiddetli
darbeleriyle bu
isyan ve
şekavetler
önlenmişse de,
merkez zayıf
düştükçe yine
baş kaldırmalar
meydana
çıkıyordu. IV.
Mehmed Hanın ilk
sekiz senesinde
bu durum bütün
şiddetiyle devam
etti. Padişah,
15 yaşına
geldiğinde,
kudretli vezir
Köprülü Mehmed
Paşayı işbaşına
getirerek
devlete tekrar
içte istikrar ve
dışta itibar
kazandırdı.
Köprülü Mehmed
Paşa (1656-1661)
ve
Köprülü Fazıl
Ahmed Paşa
(1661-1676)
dönemlerinde
Osmanlı Devleti,
Kanunî Sultan
Süleyman
devrindeki gibi
huzurlu bir
devre yaşadı. Bu
müddet içinde
tek bir kapıkulu
ayaklanması
görülmedi.
Arasıra
yenilgiler
görülmesine
rağmen,
Türk orduları
yeni bir zafer
çağı yaşadı.
Avusturyalılar'ın
çok güvendiği
Uyvar Kalesi
1663'te
fetholundu.
Nihayet,
Fazıl Ahmed
Paşa'dan sonra
Osmanlı sadâret
makamına gelen
Merzifonlu Kara
Mustafa Paşa,
1683 yılında
Viyana'yı
kuşattı. 100-120
bin kişilik
Osmanlı ordusu,
Dük Şarl dö
Loren
kumandasındaki
Avusturya
ordusunu yenerek
bütün
ağırlıklarını
zaptetti.
Avusturya
İmparatoru
Leopold, bu
yenilgi üzerine
bütün ümidini
kaybederek
Viyana'yı
bırakıp kaçtı.
Şehirde kalan
Kont
Stahramberg,
bütün eli silah
tutan erkekleri
asker yazıp
savunma
tedbirleri aldı.
Sadrazam Kara
Mustafa Paşa,
kaleyi kurtarmak
için gelebilecek
Haçlı kuvvetlerine
karşı durmak
üzere Tuna
Köprüsünü tutma
görevini, Kırım
Hanı Murad
Giray'a
vermişti. Düşman
buradan geçtiği
takdirde, Budin
beylerbeyi
İbrahim Paşa
bunlara karşı
çıkacaktı.
Viyana'nın
fethedilmesiyle
Alman-Avusturya
İmparatorluğu
geri atılacak,
böylece
Macaristan'da
güçlü bir Macar
Krallığı
kurulabilecekti.
Macaristan
ayakta durdukça,
Avusturya'nın
artık, Türk
Devleti için
önemli bir
tehlike
oluşturması
düşünülemezdi.
En büyük düşman
olan Avrupa'ya
karşı böyle
kuvvetli bir
savunma duvarı
kurulması, Türk
Devletini uzun
yıllar rahat
ettirecekti.
Avrupa'da şok
etkisi yapan
Viyana kuşatmasının
ilk iki aylık
süresi içinde
Türkler, şehrin
bir çok dış
tabyalarını ele
geçirdiler.
Şehrin düşmesine
sayılı günler
kalmıştı. Bu
sırada Papa'nın
önderliğinde,
Viyana'nın
kurtarılması
için Avusturya,
Lehistan,
Saksonya,
Bavyera ve
Frankonya
arasında bir
kutsal ittifak
kurularak 120
bin kişilik bir
kuvvet
oluşturuldu.
Türk tarihi
için bir dönüm
noktası olan
Don-Volga kanal
projesinde
olduğu gibi bu
defa da en büyük
ihanetlerden
biri, yine bir
Kırım
hanı olan
Murad Giray
tarafından
işlendi. Haçlı
ordusu, Tuna
Köprüsünü
geçerken, kendi
askeriyle bir
tepeye çekilip
seyreden Tatar
Hanı, hücum
etmesi için
kendisine
yalvaran
Hanlık
imamına şunları
söyledi: "Sen bu
Osmanlı'nın bize
itdüği cevri
bilmezsin. Bu
düşmanın
kovalanması
benim için
hiçbir şeydir ve
bu işin dinimize
ihanet olduğunu
da bilirim. Ama
isterim ki,
onlar kaç
paralık adam
olduklarını
görsünler.
Tatarın
kıymetini
anlasınlar