Cihan Hakimiyeti
Dönemi
(1451-1566)
Diğer taraftan
köylüler
arasında,
timar
sisteminin
meydana
getirdiği huzur
ve âhengi,
şehirde sınaî,
ticarî ve
iktisadî
faaliyetleri
düzenleyen
esnaf
teşekkülleri
sağlıyordu.
Ahîlik adı
verilen
teşkilatlar
sayesinde, şehir
esnafı ve halkı,
devletin hiç bir
tesiri olmadan
kendi kendisini
idare ediyor, en
küçük bir
mesleki
suiistimal,
yolsuzluk ve
geleneğe aykırı
bir harekete
fırsat
verilmiyordu.
4. Cihan
hakimiyeti ve
dünya düzeni
davasını gaye
edinen
Osmanlılar,
hukuk sahasında
da yüksek bir
seviyeye
ulaşmışlardı.
Osmanlılar,
hudutsuz
İmparatorluk
ülkesinde
yaşayan çeşitli
kavim, din,
kültür ve
örflere sahip
toplulukları
idarede, İslâm
hukukuna aykırı
hareket etmiyor,
çıkardıkları
kanun ve
fetvalarla
İmparatorluk
nizamını
sağlıyorlardı.
Osmanlı
İmparatorluğuna
kudret, istikrar
ve uzun bir ömür
veren
unsurlardan biri
hukukî anlayış
ve nizam idi. Bu
sebeple
Osmanlılarda çok
kuvvetli olan
kanun ve nizam
şuuru, devlet
gibi kutsaldı.
Bu hususta
yabancı seyyah
ve elçilerin
müşahedeleri ve
eserleri
hayranlık verici
misallerle
doludur. Osmanlı
hukuk ve kanun
nizamına
bağlılıkta
birinci vazife
padişahlara
âit olup, bunlar
dini emirlere
aykırı en küçük
bir tasarrufta
bulunamazlardı.
Neticede, sağlam
bir devlet
kuruldu. Normal
veya zayıf
padişahlar
zamanında bile
devlet makinesi,
asırlarca
hayatiyetini
devam
ettirmiştir.
"İstanbul
muhakkak
fethedilecektir.
Bu fethi yapacak
hükümdar ve
ordu, ne
mükemmel
insanlardır."
Peygamber
efendimizin 800
küsur sene önce
verdiği müjde,
29 Mayıs 1453
günü
gerçekleşti. Bu
durumda 1000
yıllık Şarkî
Roma (Bizans)
tarihe
karışıyordu.
Fatih Sultan
Mehmed'e
kadar Bizans,
Osmanlı
Devletinin
toprakları
arasında bir
fitne çıbanı
durumunda idi.
Nihayet Fatih
Sultan Mehmed,
bu duruma son
verdi ve ülke
toprakları
birleşerek,
İmparatorluk
vücuda geldi.
Fetihten üç
gün sonra, beyaz
at üzerinde ve
muhteşem bir
alayla
Topkapı'dan
şehre giren
Fatih Sultan
Mehmed, doğruca
İslâm
mefkûresinin
kalbi olan
Ayasofya'ya
gitti ve şükür
secdesine
kapandı.
Tasvirlerden
temizlediği bu
büyük mabedde,
ilk cuma
namazını kıldı.
Daha sonra
Ayasofya'yı
yeriyle birlikte
satın alan
Fatih, burayı
vakıf
yaparak,
kıyamete kadar
cami olarak
kalması için
evlatlarına
vasiyet etti.
"Dünyada tek
bir din, tek bir
devlet, tek bir
padişah ve
İstanbul da
cihânın
payitahtı
olmalıdır" diyen
Fatih Sultan
Mehmed, bundan
sonra cihan
hakimiyeti
projesini
gerçekleştirmek
üzere, sistemli
bir teşebbüse
girişti. Kısa
zamanda
Anadolu'da
İsfendiyar,
Trabzon,
Akkoyunlu
memleketleriyle
Karamanoğlu
Beyliğini
topraklarına
kattı.
Dulkadır Beyliği
ile
Kırım Hanlığını
tabiiyeti altına
aldı.
Yunanistan,
Arnavutluk,
Bosna-Hersek,
Sırbistan,
Eflak-Boğdan ve
sâir ülkeleri
fethetti.
Böylece bir çok
imparatorluk,
hanlık ve beylik
ortadan
kaldırılmış oldu
ve Osmanlı
İmparatorluğu
Fırat'tan
Tuna'ya kadar
yayıldı. 6 Mayıs
1481'de, bütün
Hıristiyan ve
İslâm
dünyalarını
birleştirmek
üzere başladığı
İtalya seferi
sırasında, Gebze
civarında ölümü,
Türk-İslâm
dünyasını
mâteme,
Hıristiyan
dünyasını ise
büyük bir
sevince boğdu.
Fatih Sultan
Mehmed'in yerine
geçen, oğlu
II. Bayezid'in
31 yıllık
hükümdarlık
dönemi
(1481-1512) iki
bölümde
incelenebilir.
Sultan Bayezid,
saltanatının ilk
14 yıllık
devresinde,
Şehzade Cem
meselesiyle
uğraştı ve
devletin
parçalanması
ihtimalini göz
önünde tutarak,
Avrupa'ya karşı
büyük seferlere
girişmedi.
Bayezid Han,
niyetlerini
ancak Cem'in
ölümünden sonra
gerçekleştirmeye
çalıştı. Bu
düşünce ile
Macaristan,
Arnavutluk ve
Venedik
seferleri
sonunda,
Akkerman, Modon,
Koron, Navarin
ve İnebahtı
kalelerini
devletine
kazandırdı.
Denizciliğe çok
önem verdi. Oğlu
Korkut,
denizcilerin
hâmisiydi. II.
Bayezid Hanın
son
dönemlerinde,
Akkoyunlu
Devletini ele
geçiren
Safeviler,
Anadolu için de
büyük tehlike
arz etmeye
başladılar. Bu
arada, Padişahın
oğulları
arasında
başlayan taht
mücadeleleri,
Şah İsmail'i
cesaretlendirdi
ve Osmanlı
ülkesine
gönderdiği
adamları
vasıtasıyla,
cahiller
arasında
kendisine pek
çok taraftar
topladı.
Taraftarları
vasıtasıyla,
Antalya'dan
Bursa'ya kadar
büyük bir sahada
isyanlar
çıkarttırdı. Şiî
ayaklanmalarının
büyümesi ve
önlenememesi,
Yeniçerilerin
de, oğlu Selim'i
tahta çıkarması
için padişaha
baskı yapması
neticesinde,
Bayezid Han,
oğlu lehine
tahttan feragat
etti.
Henüz beş
yaşındayken,
dedesi Fatih
Sultan Mehmed'in
huzuruna
çıkarılan,
istikbalin
Yavuz'u, büyük
bir edep ve
hürmet içinde
padişahın elini
öpmüştü.
Torununu
dikkatle süzen
Fatih, oğlu
Bayezid'e
dönerek;
"Bayezid! Bu
çocuğa mukayyed
ol, umarım ki,
bu büyük bir
cihangir olacak"
demişti. Bu
emirle yetişen
Selim, kudreti,
cesareti, iman
ve mefkûresiyle,
cihangir
Osmanlı
padişahları
arasında
müstesna bir
mevkie sahip
oldu.
Yavuz Sultan
Selim,
Osmanlı tahtına
geçince (1512),
ilk seferini
Anadolu'yu ve
hattâ devleti
tehdit eden Şah
İsmail üzerine
yaptı. Sahabeden
Hazret-i Ebu
Eyyub
el-Ensarî'nin,
babası Bayezid
ve dedesi
Fatih'in
türbelerini
ziyaret ederek
zafer duaları
eden Yavuz, uzun
bir yolculuk
sonunda
Çaldıran
Ovasında
karşılaştığı Şah
İsmail'in
ordusunu, kısa
bir sürede imha
etti (1514).
Tarihin en büyük
meydan
Savaşlarından
birini kazanan
Osmanlı-Türk
hakanı
Yavuz, bu
seferinde rakibi
Şah İsmail'i
bertaraf etmekle
kalmadı, Adana,
Antep, Hatay,
Urfa,
Diyarbakır,
Mardin, Siirt,
Muş, Bingöl,
Bitlis, Tunceli,
Musul, Kerkük ve
Erbil
vilayetleriyle
Dulkadıroğulları
topraklarını
içine alan
220.000
kilometrekarelik
bir toprağı da
devletine kattı.
Din ve
devletin
saldırıya
uğraması
sebebiyle
İstanbul, Halep,
Şam ve
Kahire'deki din
adamlarının
fetvası üzerine
İran seferine
çıkan Yavuz
Sultan Selim,
yine mülhid
Safevilerle
işbirliği
yapmaları
dolayısıyla, bu
defa da Mısır
seferine çıktı.
Yıldırım
hızıyla, Mısır
ordularını, 24
Ağustos 1516'da
Mercidâbık'ta
ve 26 Mart
1517'de
Ridaniye'de
kazandığı
zaferlerle
ortadan
kaldırdı. İki
meydan
muharebesi
sonunda,
Memlûk Devleti
tarihe
karışırken,
bütün Arap
ülkeleri
Yavuz'un
hakimiyetine
girdi. Bu durum
üzerine, Mekke
ve Medine emîri,
mukaddes
şehirlerin
anahtarlarını
"Sahib'ül-haremeyn"
unvanı ile Yavuz
Sultan Selim'e
teslim etti.
Fakat dindar
padişah, bu
unvanı, yüce
makamlara
saygısızlık
sayarak, onu
"Hâdim'ül-haremeyn"
şekline
çevirerek aldı
ve evlat ve
torunlarına
böylece miras
bıraktı.
Çıktığı iki
seferden birinde
Safevîleri felç
eden, diğerinde
ise Mısır
Memlûklarını
ortadan kaldıran
Yavuz Sultan
Selim'in iki
hedefi daha
vardı. Bunlardan
birincisi,
Efrenciye yani
Avrupa'nın,
diğeri de
Hindistan'ın
fethiydi.
Bilhassa
Portekizlilerin
Hind Denizine
hakim olmaya ve
İslâm'ın
mukaddes
şehirlerini
tehdide
başlamaları,
Yavuz'u endişeye
sevk etmişti. Bu
itibarla,
öncelikle
tersanenin sayı
kapasitesini
arttırmak için
faaliyetlere
girişti.
1520 yılı
Temmuzunda,
Avrupa seferine
çıkan cihangir
padişah,
yakalanmış
olduğu şirpençe
hastalığından
kurtulamayarak
Çorlu civarında
vefat etti.
Zamanın
şeyhülislâmı ve
büyük İslâm
âlimi
Ahmed ibni Kemal
Paşa, onun
için yazdığı
mersiyede şöyle
demektedir.
"Şems-i asr idi,
asrda
şemsin/Zıllı
memdûd olur,
ömrü kasîr",
yani "o padişah
ikindi güneşi
idi, bu vakitte
güneşin gölgesi
uzun, ömrü de
kısa olur".
Gerçekten o
bir ikindi
güneşi gibi
çabuk, sekiz
sene içinde bu
dünyadan göçüp
gitti, ama
muazzam gölgesi,
Kırım'dan
Hicaz'a,
Tebriz'den
Dalmaçya
sahillerine
kadar
uzanıyordu.
Yavuz Sultan
Selim'in vefatı
üzerine,
hayattaki tek
oğlu Süleyman,
Osmanlı tahtına
oturdu (1520).
Henüz 26 yaşında
bulunan
sultan, iyi
bir eğitim
görmüş, kılıçta
ve kalemde usta
olarak
yetişmişti.
Gerek yaptığı
kanunlar,
gerekse kanun ve
nizamlara
gösterdiği
fevkalâde riâyet
yüzünden,
"Kanunî"
unvanıyla
anılmış, bu
unvan âdeta ona
isim olmuştur.
Kanunî Sultan
Süleyman,
bizzat ordusunun
başında çıktığı
on üç büyük
sefer sonunda,
babasından
devraldığı
6.557.000
kilometrekarelik
Osmanlı
toprağını,
14.893.000
kilometrekareye
ulaştırdı.
Yaşadığı asır,
dünya tarihine,
Türk asrı olarak
geçti. 45
yıl 11 ay 7 gün
Türk-Osmanlı
tahtında oturan
Kanunî,
tarihçilerin
ittifakı ile
"Cihan
Padişahı"dır. O,
pek çok bakımdan
eşine ender
rastlanan bir
devlet
başkanıydı.
Bütün dünyanın
servetleri ayak
ucuna hediye
diye getirilen,
bir savaşla bir
devleti ortadan
kaldıran,
dünyanın bütün
devlet
reislerine
emirlerini dikte
eden bir
padişahtı. 46
yıllık
saltanatını,
sarayların zevk
ve sefasıyla
değil, savaş
meydanlarının
cevr ve
cefasıyla
geçirdi. Bütün
saltanat
süresinin en az
on yılını kar,
kış, yağmur,
tehlike altında
çadırlarda
harcadı.
Batılılar ona,
"Muhteşem
Süleyman"
diyorlardı. Ama
o, kendinden çok
devletine ve
milletine
ihtişam verdi.
Zigetvar
Kalesi'nin fethi
sırasında, 6-7
Eylül 1566'da,
bu büyük cihan
padişahının
ölümüyle,
Osmanlı-Türk
tarihinde bir
devir
kapanıyordu.
Türk milletinin
binlerce yıllık
hayatında
erişebildiği en
yüksek noktayı
temsil eden
Kanunî Sultan
Süleyman Han,
birbiri ardına
dâhiler çıkaran
Osmanoğlu
ailesinin de
zirvesini teşkil
ediyordu. Ondan
sonra da zaman
zaman kudretli
padişahlar
çıkacak, fakat
kuruluştan bu
yana devam edip
gelen dehâ
zinciri, artık
gevşemiş
olacaktı.
Kanunî
devrinin
parlaklığı,
yalnız,
fetihlerinin
azametine
münhasır
değildir.
Türk-İslâm
medeniyeti de
her alanda en
yüksek
seviyesine bu
devirde
çıkmıştır.
İlimde Zenbilli
Ali Efendi,
Kemal Paşazâde,
Ebussuud Efendi;
edebiyatta,
kendisi başta
olmak üzere,
Bâkî, Fuzulî;
sanatta,
Mîmar Sinan;
tarihte, Mustafa
Selanikî,
Celalzâde,
Nişancı Mehmed
Paşa; coğrafyada
Pirî Reis;
denizcilikte
Barbaros
Hayreddin Paşa,
Seydi Ali Reis,
Pirî Reis ve
Turgut Reis;
devlet
adamlığında
Lütfi Paşa
ve
Sokullu Mehmed
Paşa, asrın
dev simalarıdır.
Kültür
hareketleri, bu
devirde
ziyadesiyle
canlıydı.
Osmanlı-Türk
edebiyatında
ilk defa
görülecek olan
tezkere vadisi,
bu padişah
zamanında ortaya
çıktı. Sehî ve
Latifî gibi
tezkireciler,
eserlerini ilk
ona sundular.
Bu,
imparatorluğun
dört bir
yanındaki ses
veren şâirleri
bir arada görmek
demekti. Bizzat
kendisi de şâir
olup, Muhibbî
mahlâsı ile
şiirler yazdı ve
dîvanı, 2800'ü
aşkın gazeli
ile, devrinde,
Zâtî'den sonra
ikinci büyük
dîvan olarak
ortaya çıktı.
Osmanlı
Devletinin, bir
cihan
imparatorluğu
durumuna
gelmesine ve
yüzyıllarca
dünya
siyasetinde baş
rolü oynamasına
sebep olan maddî
ve manevî
kaynaklar
nelerdi?
1. Kuruluş ve
yükselme
devrinde görülen
dâhi padişahlar,
cihan hakimiyeti
devresinde de
devam etti.
İtalyan
Longosto, Fatih
hakkında; "İnce
yüzlü, uzunca
boylu, hürmetten
fazla korku
telkin eder,
seyrek güler,
şiddetli bir
öğrenme arzusuna
sahip ve
âlicenaptır.
Daima kendinden
emindir.
Türkçe,
Arapça, Farsça,
Rumca, Slavca,
İtalyanca ve
İbranice
konuşur, harp
sanatından çok
hoşlanırdı. Her
şeyi öğrenmek
isteyen, zekî
bir araştırıcı
idi. Nefsine
hâkim ve
uyanıktı.
Soğuğa, sıcağa,
açlığa,
susuzluğa ve
yorgunluğa
dayanıklı idi"
demektedir.
Ömrü devlet
ve milleti için
savaşmakla geçen
Fatih, Trabzon
Seferine
giderken, Zigana
dağlarını yaya
geçmek zorunda
kalmış ve bu
sırada büyük
güçlük ve
sıkıntılarla
karşılaşmıştı.
Sefer sırasında
yanında bulunan
Uzun Hasan'ın
annesi, onun
çektiği bu
eziyetleri
gördükten sonra,
kendisini
seferden
alıkoymak
kasdıyla; "Ey
Oğul! Bir
Trabzon için
bunca zahmet
değer mi?"
deyince, Yüce
Hakan; "Hey ana,
zahmete
katlanmazsak,
bize gazi demek
yalan olur" diye
cevap vermiştir.
Fatih Sultan
Mehmed'in
sadece, dünyanın
incisi olan
İstanbul'u Türk
milletine hediye
etmesi, bu
milletin ona
minnettar olması
için yeter.
Sultan II.
Bayezid ise,
şair, âlim ve
aynı zamanda
hattattı. Fatih
gibi bir baba ve
Yavuz gibi bir
oğul arasında
saltanat sürmesi
ve onlarla
kıyaslanması
sebebiyle
saltanat devresi
sönük
görünmektedir.
Halbuki o,
kendinden önce
ve sonra
gelenlerle her
bakımdan
karşılaştırılabilecek
bir padişahtı.
İkinci Bayezid
döneminde
Osmanlı
İmparatorluğu,
türlü isyanlara,
iç
karışıklıklara,
batı
devletleriyle
güney ve doğu
komşularının,
Türklere karşı
daha tehditkâr
bir tavır
takınmalarına,
deprem ve sel
gibi âfetlere,
salgın
hastalıklar gibi
felaketlere
rağmen, dünyanın
en güçlü
devletlerinden
birisi olarak
teessüs etti.
Yavuz Sultan
Selim Han ise,
cihan hakimiyeti
davasında çok
kudretli bir
simadır.
Kendisini Rodos
seferine teşvik
edenlere; "Ben
cihangirliğe
alışmışken, siz
himmetimi küçük
bir adanın
fethine
hasretmek
istiyorsunuz"
cevabı,
kendisini en iyi
şekilde
anlatmaktadır.
İki büyük
meydan savaşıyla
Memlûk Devletini
ortadan
kaldıran,
mübarek
makamlara
hizmetle
şereflenen ve
'Müslümanların
halifesi'
unvanını alan
Yavuz Sultan
Selim, 25 Temmuz
1518 günü
İstanbul'a
ulaşmıştı.
Ancak,
İstanbul'da
halkın büyük bir
karşılama
hazırlığı
yaptığını
işitince, gece
vakti yanında
bir kaç kişiyle
kayığa binerek
gizlice
Topkapı Sarayı'na
çıktı. Ertesi
gün, padişahın
sarayda olduğu
öğrenilince hiç
bir merasim
yapılamadı. "Biz
ne yaptık ki bu
kadar rağbet
edilir!" diyen
cihan padişahı,
gâyet sâde
giyinir, devlet
işleri dışında
gösterişe rağbet
etmezdi.
Her bakımdan
büyük bir îtina
ile büyütülen
Şehzade
Süleyman, 25
yaşını geçerken
Osmanlı tahtına
oturduğunda,
dünyanın en
güçlü ordu ve
donanması,
en düzenli
devlet
teşkilatı,
zengin ülkeler,
muntazam maliye
ve kabiliyetli
bir millet
emrinde idi. Bu
muazzam
kaynakları
kullanarak
zaferden zafere
koşan Kanunî
Sultan Süleyman,
Osmanlı ihtişam
ve azametinin en
yüksek
temsilcisidir.
Kaynaklarda
Kanunî, hareket
ve sözleri
güzel, aklı
kâmil, âlim,
hakîm ve
şairlere dost,
bütün
maddî-manevî
iyilikleri
şahsında
toplamış,
emsalsiz bir
padişah olarak
vasıflandırılmaktadır.
Devletin bu
devirdeki
büyüklüğü, dış
dünyanın
merakını gitgide
arttırmış, Rusya
ile Avrupa'dan,
görünüşte hac
için Kudüs'e
giden seyyahlar,
Osmanlı ülkesine
akın
etmişlerdir. Bu
seyyahlar kendi
hükümdarlarına
sundukları
arizalarda,
Osmanlının
büyüklük
sırlarını
anlatmaya
çalışmışlardır.
2. Osmanlı
padişahlarının
büyük ilim, din,
kültür ve sanat
adamlarını
ülkelerinde
toplayarak,
medeniyetin
ilerlemesine ve
müsbet ilimlerin
gelişmesine
çalışmaları.
Nitekim Fatih
devrinde
İstanbul,
medeniyetin ve
dünyanın en
yüksek merkezi
haline geldi.
Molla Gürani,
Akşemseddin,
Hocazâde, Molla
Husrev ve Hızır
Bey gibi dinî
ilimlerdeki
âlimlerin
yanında,
matematik ve
astronomi âlimi
Ali Kuşçu, Yusuf
Sinan Paşa, tıp
dalında Muhammed
bin Hamza,
Sabuncuoğlu
Şerefeddin ve
Altuncuzâde, bu
devre mensup en
mühim simalar
idi. Fatih
Sultan Mehmed,
Türk-İslâm
âlimleri gibi
Rum ve İtalyan
âlimlerini de
himayesine
alarak,
çalışmalarına
destek verdi.
Rum bilgin Yorgo
Amirukis'i,
Batlamyus
coğrafyasına
göre bir dünya
haritası yapmağa
memur etti.
Harita üzerine
ülke, şehir ve
mevkilerin
Türkçe
isimlerini de
koydurdu.
Fatih'in bilime
olan
hizmetlerine
işaret eden
eserlerden en
önemlisi, hiç
şüphesiz,
camiinin
etrafında
yaptırdığı
medreselerdir.
Sahn-ı semân
denilen bu
medreselerden
dinî ilimlerin
yanısıra
matematik,
astronomi ve tıp
okutulduğu
ilmiye
salnamelerinde
yazılıdır.
Fatih Sultan
Mehmed devrinde
İstanbul'un ilim
merkezi
yapılması için
başlatılan
çalışmalar;
Bayezid Han,
Yavuz Sultan
Selim ve Kanunî
Sultan Süleyman
devirlerinde de
devam etti.
İkinci Bayezid
Han, kendi
ülkesinde olduğu
gibi, doğu İslâm
ülkelerindeki
âlimlere dahî
maaşlar dağıttı.
Yavuz Sultan
Selim'in etrafı
âlim ve
şairlerle
doluydu.
Seferleri bir
görev sayarak,
bütün kudretini
onlara harcıyor,
fakat bu
zamanlarda bile
ilim ve
edebiyatı terk
etmiyordu.
Yanında bulunan
âlimleri dâima
telif ve
tercümelere
memur etti.
Kendisi de her
fırsatta kitap
okur ve şiir
yazardı. Kemal
Paşazâde bir gün
atını sürerken,
Padişahın
üzerine çamur
sıçratınca çok
üzülmüş, fakat
Yavuz;
"Üzülmeyiniz,
âlimlerin atının
ayağından
sıçrayan çamur,
bizim için
süstür. Vasiyet
ediyorum, bu
çamurlu
kaftanım, ben
öldükten sonra,
kabrimin üzerine
örtülsün"
diyerek ilim
adamlarının,
yanındaki
değerine işaret
etmiştir.
Kanunî Sultan
Süleyman da
âlimlere çok
saygı gösterir,
her birine
hallerine göre
izzet ve
ikramlarda
bulunurdu.
Onlara
danışmadan hiç
bir işe
girişmezdi.
İstanbul'da
kendi camii
etrafında
yaptırdığı
Sahn-ı
Süleymaniye
adındaki tıp ve
riyaziye
fakülteleri
dünyanın en
ileri ilim
merkezleriydi.
Devrinde kültür
ve sanat
faaliyetleri
doruk
noktasındaydı.
Kanunî'nin
himayesinde
değerli
şahsiyetler
yetişip, her
biri eşsiz
eserler
verdiler.
Sultan İkinci
Murad'la
temeli atılıp
büyüyen ve
genişleyen bu
ilim ve kültür
hareketleri,
ondan sonraki
padişahlar
tarafından da en
iyi şekilde
devam ettirildi.
Bu durum,
Osmanlılarda
ilmin gelişmesi
ve ilim
adamlarının
yetişmesinde
başlıca âmil
olmuştur.
3. Osmanlı
ordusunun,
padişah ve
komutanlara
itaat, düzen,
disiplin,
kabiliyet,
ahlâk, nefse
hakimiyet,
silaha
alışkanlık ve
kahramanlıkta en
yüksek noktada
bulunması.
Nitekim
yabancıların
söyledikleri şu
sözler,
Türk ordusunun
durumunu
göstermesi
bakımından
önemlidir:
"Bizde
(Fransız
ordusunda) 10
kişi, Türklerde
1000 kişinin
yapacağından
fazla gürültü
yapar."
(Bertrandon de
la Brocquiere)
"Mâhir bir
kumandan, Türk
askeriyle
dünyayı kutuptan
kutba kadar
katedebilir."
(Vandal)
"Seleflerinin
gayretleri
sayesinde,
Sultan Süleyman
öyle bir orduyu
emri altında
bulunduruyordu
ki, kuruluşu ve
silahları
bakımından bu
ordu, dünyanın
bütün diğer
ordularından
dört asır
ilerideydi...
Her Türk askeri,
yalnız başına,
seçkin bir
Avrupa taburuna
bedeldi."
(Benoist Mechin)
"Kudretli
Türk ordusu, bir
tek emirle, tek
vücut ve iyi
kurulmuş bir
makine halinde
harekete
geçiyordu."
(Henri Hauser)