Sultan
Murad
Hüdâvendigâr'ın
şehid olması
üzerine,
cesareti ve
savaş ânında
olağanüstü hızlı
hareketi
yüzünden "Yıldırım"
lâkabıyla anılan,
oğlu Bayezid Han
tahta çıktı.
1390 ve 91'de
iki defa Anadolu
seferine çıkan
Yıldırım Bayezid,
Saruhan,
Germiyan,
Menteşe,
Aydın,
Teke ve
Hamidoğulları'nın
topraklarını
sınırlarına
kattı.
Karamanoğulları
arazisinin büyük
bölümünü alırken
beyliğe
dokunmadı.
1391'de Eflak
seferine çıktı.
Eflak ordusunu
mağlup ettikten
sonra
Osmanlı ordusu,
Tuna'nın öbür
yakasına geçti.
Selanik alındı.
Mora üzerine
giden
akıncı
kolları, sınırı
hızla
genişletirlerken,
Macar kralı
Sigismund
emrindeki
Haçlılar,
Niğbolu önlerine
geldiler.
Haçlıların
gayesi, Osmanlı
Türkünü
Avrupa'dan,
hattâ
Anadolu'dan
atarak Kudüs
krallığını
yeniden kurmaktı.
Ancak,
Avrupa'nın irili
ufaklı bütün
milletlerinin
Kudüs'e kadar
uzanan yolda,
daha ilk ciddî
imtihanı vermek
üzere Niğbolu'ya
saldırdıkları
sırada Bayezid
Han harekete
geçti.
Niğbolu Savaşı
sonunda
Haçlıların
zayiâtı 100 bin
ölü ve 10 bin
esir oldu.
Niğbolu
Savaşında
Türkleri ilk
defa tanıyan ve
Yıldırım'ın
kumandanlığına
ve
kahramanlığına
hayran olan
Korkusuz Jean,
esaretten
kurtulursa, bir
daha Türklere
karşı kılıç
çekmeyeceğine
yemin etmişti.
Buna karşılık
Yıldırım Bayezid
Han; "Bir daha
benim aleyhimde
silah
kullanmamak için
yaptığınız
yemini size iade
ediyor, sizi
silahlarınızı
elinize almaya
ve bütün
Hıristiyanları
bize karşı
toplamaya davet
ediyorum. Bu
suretle bana,
yeni zaferlerle
şan ve şeref
kazandıracaksınız"
diyerek
kudretini ortaya
koyuyordu.
Niğbolu
Zaferinin en
önemli sonucu,
Bizans için
bütün ümit
kapılarının
kapanmış
olmasıydı. Artık
Avrupa'dan
hiçbir yardımın
gelmesi
beklenemezdi.
Bundan sonra
Yunanistan'a
sefer düzenleyen
Yıldırım
Bayezid, Atina
ve Mora'yı aldı.
Hazret-i
Peygamberin
müjdesine
kavuşmak için,
İstanbul'u iki
defa sıkı bir
kuşatma altına
aldı ise de,
bunlardan
birincisine
Niğbolu Seferi,
ikincisine ise
Timur Han
mâni oldu. Fakat
Hıristiyan
batıya galip
gelen
Osmanlılar,
kendileri gibi
Türk ve Müslüman
olan doğuya
mağlup oldular.
Kendisini
Cengiz'in
mirasçısı olarak
gören ve Cengiz
imparatorluğu
topraklarının
tamamına hâkim
bir İslam
devleti kurmak
isteyen Timur
Han,
Altınordu
Hanlığı
gibi, Ankara
civarında 20
Temmuz 1402'de,
Osmanlı
Devletine de
büyük bir darbe
vurdu ve
Anadolu'yu
tekrar
parçaladı. Bu
yenilginin
sebepleri
arasında, karşı
tarafın da
askerlik sanatı
ve yiğitlik
bakımından bu
taraftaki Türk'e
denk olması
yanında,
Osmanlıların o
sırada henüz
Anadolu'da
birliği
sağlayamamış
olmalarının rolü
büyüktü.
Anadolu
beyliklerine
son verilmişse
de, beylik
yapısı tam
olarak ortadan
kaldırılamamıştı.
Bununla beraber,
Timur'un devleti
onun ölümüyle
dağılacak, fakat
Osmanlıların
kurduğu devlet,
aradan on yıl
geçtikten sonra,
bütün şevket ve
azametiyle devam
edecektir.
Yıldırım
Bayezid'in
Ankara Savaşı'nda
esir düşmesi ve
çok geçmeden de
esaret hayatına
dayanamayarak,
kederinden vefat
etmesi üzerine
(Mart 1403),
şehzadeleri
arasında taht
kavgaları
başladı.
1403'ten 1413
yılına kadar
devam eden ve
Fetret Devri
denilen bu süre
sonunda,
kardeşleri İsa,
Musa ve Süleyman
çelebilere galip
gelen Mehmed
Çelebi,
Osmanlıları
tekrar bir idare
altında
toplamayı
başardı.
1413-1421
yılları
arasında, tek
başına Osmanlı
tahtını temsil
eden Sultan
Çelebi Mehmed,
giriştiği
muharebelere
bizzat
katılmasıyla
meşhur oldu. Bu
savaşlarda yara
alan Padişah,
azimli,
cesaretli,
dirayetli ve
kadirşinastı
(değer bilirdi).
Zamanında
affetmesini ve
kalp kazanmasını
da bilirdi.
Aydınoğullarını,
Candaroğullarını
ve
Karamanoğulları'nı
itaat altına
aldı. Fetret
devrinde elden
çıkan
Rumeli'deki
toprakların
büyük bölümüne
yeniden sahip
oldu.
Şeyh Bedreddin
ve Mustafa
Çelebi
isyanlarını
bastırdı. 35 yaş
gibi devletine
en verimli
olabileceği
çağda, kalp
krizinden vefat
etti (1421).
Sultan Çelebi
Mehmed, oğlu II.
Murad'a, âdeta
yeniden kurarak
sağlam temellere
oturttuğu bir
devlet bıraktı.
Bu sebeple
kendisi,
devletin ikinci
kurucusu olarak
bilindi.
Kahramanlığı
yanında bir
gönül adamı olan
Sultan
II. Murad Han,
1430'da Selanik
ve Yanya'yı
fethetti.
Varna ve
Kosova'da
Haçlılara karşı
girdiği
mücadelede, Türk
tarihine altın
harflerle geçen
iki büyük zafer
kazandırdı. Sırp
despotluğunu
ortadan
kaldırdı.
Kazandığı
zaferler ve
fetihler
neticesinde,
devleti her
zamankinden daha
güçlü bir hale
getirdiği gibi,
İstanbul'un
fethini de
yakın bir imkân
haline soktu. Bu
hükümdar
devrinde,
Osmanlı merkezi,
ilmin ve
kültürün de
merkezi oldu.
Beyliklerdeki
kültür
faaliyetleri
Osmanlı
payitahtına
(başkentine)
taşındı ve her
sahada pek çok
eser yazıldı.
Bilindiği kadarı
ile, Osmanlı
hükümdarları
içinde adına en
çok eser
yazılan,
Türkçecilik
cereyanını
destekleyen,
âlimlere hürmet
gösteren bu
padişah,
tezkirelerdeki
kayıtlara göre,
şâir
padişahların da
ilkidir.
Ayrıca Gazi
ve âdil olan
Sultan II. Murad
Han, geride her
yönüyle sağlam
temellere
oturmuş,
kudretli bir
devlet bıraktı.
1451 yılında
vefat etti.
1402-1413
yılları arasında
şehzadeler arası
saltanat
mücadelelerinin
hüküm sürdüğü
Fetret Devri bir
yana, Sultan
Yıldırım Bayezid'in
tahta
çıkmasından,
Sultan II. Murad
Hanın vefatına
kadar geçen
zaman
(1389-1451),
Osmanlı
imparatorluk
temellerinin
atıldığı bir
devir olarak
göze çarpar.
Osmanlı
Devletinin,
Timur darbesine
maruz kalmasına
ve bölünüp
parçalanmasına
rağmen, 50 yıl
içerisinde bir
imparatorluk
haline
gelmesinin
sebepleri
şunlardır:
1. Daha önce
Osman Gazi,
Orhan Gazi
ve
Murâd-ı
Hüdâvendigâr'da
görüldüğü gibi,
devleti idare
edecek olan
şehzadelerin
yetiştirilmesine
fevkalâde dikkat
gösterilmesi.
Ayrıca devrin en
yüksek
âlimlerinden din
ve fen
derslerini alan
şehzadelerin,
aynı zamanda
savaşlara
katılıp askerlik
ve kumandanlık
vasıflarını
geliştirerek,
babalarının
yerini tutacak
değere
ulaşmaları.
Nitekim,
babasıyla
birlikte Rumeli
ve Anadolu'daki
bütün savaşlara
katılan Yıldırım
Bayezid için,
Batılı
tarihçiler;
"Yıldırım
Bayezid, bütün
tarihin en büyük
kumandanlarından
biridir"
(Benoist) ve
"Yıldırım'ın
dünya
hakimiyetine
doğru gittiğini
görüyoruz.
Ülkesinde demir
bir disiplin,
mükemmel bir
nizam ve asayiş
mevcuttur"
(Lorga)
demektedirler.
Gerçekten
Yıldırım'ın, 13
yıl gibi kısa
bir zamanda,
babasından
devraldığı
500.000
kilometrekarelik
ülkeyi 942.000
kilometrekareye
ulaştırması,
onun büyük bir
kumandan
olduğunu
göstermektedir.
Yıldırım
Bayezid Hanın,
Ankara Savaşı
sırasında
vaziyetin kötüye
gittiği bir
sırada, Timur
kuvvetleri
üzerine kasırga
gibi atılan bir
birliğe gözü
takılır ve
yanındakilere;
"Kimdir bu
gelenler?" diye
sorar.
Yanındakiler;
"Padişahım,
bunlar oğlunuz
Şehzade
Mehmed'in
kuvvetleridir"
derler. Bunun
üzerine
Yıldırım;
"Berhudâr olsun.
Kader hükmünü
nasıl olsa icrâ
edecek. Benim
tahtım ona
yâdigâr olsun.
Onda,
parçalanacak
Osmanlı ülkesini
birleştirecek
cevheri
görüyorum"
demiştir.
Gerçekten de,
Bayezid'in 14
yaşındaki en
küçük oğlu
Şehzade
Çelebi Mehmed,
Amasya'da
saltanatını ilan
edecek ve
ağabeylerine
karşı giriştiği
mücadeleyi
kazanıp Osmanlı
birliğini
sağlayacak ve
oğluna güçlü bir
devlet
bırakacaktır.
Memleketi ve
milleti bunca
beladan,
fitneden, düşman
tehlikesinden
ancak parlak bir
zekâ, yüksek bir
karakter
kurtarabilirdi.
İşte bütün
bunlar Şehzade
Mehmed'de henüz
daha 14
yaşındayken
toplanmıştı.
Tarihçiler onu;
"Birinci Mehmed;
cömert, yumuşak
huylu ve
olağanüstü
kuvvetliydi" ve
"Çelebi Mehmed;
cömert,
dostlarına dost,
din ve devlet
düşmanlarına
karşı gayet
şedid idi"
cümleleriyle
anlatmaktadır.
Sultan Çelebi
Mehmed'in ölümü
ile, henüz 18
yaşında Osmanlı
tahtına çıkan
oğlu
II. Murad,
saltanatın
başında, devleti
parçalayabilecek
gaileler (amcası
Mustafa
Çelebi ve
kardeşi Küçük
Mustafa Çelebi
hâdiseleri) ile
karşı karşıya
kaldı. Ancak o,
devlet üzerinden
bu tehlikeleri
bertaraf ettiği
gibi,
gerçekleştirdiği
fetihlerle,
İmparatorluğun
temellerini
atmaya muvaffak
oldu.
Yetişmesine
olağanüstü
dikkat ve
ihtimam
gösterdiği ve
Hacı Bayram-ı
Velî'den,
İstanbul'u
fethedeceği
müjdesini aldığı
oğlu şehzade
Mehmed'i (Fatih),
idaresini görmek
için 13 yaşında
tahta çıkardı.
Osmanlı tahtında
çocuk bir
padişahın
bulunmasını
fırsat bilerek
bütün
kuvvetlerini
birleştiren
Avrupa, Türkler
üzerine
yürürken, baba
ile oğul
arasındaki şu
yazışmalar
tarihe geçti.
Oğlu Mehmed'in,
ordunun başına
geçmesi
çağrısını, Murad
Han reddetti ve
devleti, milleti
korumanın onun
görevi olduğunu
söyledi. Bunun
üzerine Şehzade
Mehmed,
babasına; "Eğer
Padişah biz isek
size
emrediyoruz,
gelip ordunun
başına geçin!
Yok siz iseniz,
gelip
devletinizi
müdafaa edin!"
şeklinde hitap
ederek, ordunun
başına geçmesini
sağladı.
Varna'da
düşmanı bozguna
uğrattıktan
sonra; kendisini
tebrik edenlere;
"Zafer, oğlumuz
Mehmed Hanındır.
Biz onun emrinde
bir kumandanız"
cevabı pek
mânidardır.
Görüldüğü
üzere yükselme
dönemlerinde
Osmanlı
şehzadeleri,
13-14 yaşlarına
geldiklerinde,
bir
imparatorluğu
idare edecek her
türlü bilgi ve
kabiliyete sahip
bulunuyorlardı.
2.
Timur
fırtınasına
uğrayan
Osmanlı-Türk
Devleti, tarihte
Fetret Devri
diye anılan ve
12 sene devam
eden taht
kavgasına sahne
olduktan sonra,
daha sağlam bir
şekilde
yayılmaya ve
yükselmeye
başladı. Bu
durum, Osmanlı
Devletinin bir
cihan
hakimiyetine
doğru sağlam
temeller
üzerinde
kurulduğunu ve
teşkilatlandığını
göstermektedir.
Osmanlı
İmparatorluğunun
kudret
kaynaklarından
en önemlisi hiç
şüphesiz,
merkeziyetçi bir
devlet oluşu
idi.
Osmanlılardan
önceki
Türk hakan ve
sultanları,
devleti,
hanedanın ortak
malı kabul
ettikleri için,
hanedana mensup
şehzade ve
beyler arasında
saltanat
mücadeleleri
eksik olmuyordu.
Her ne kadar,
ailenin en
büyüğü, ulu bey
unvanıyla
merkezde
oturuyor ve
devletin diğer
bölgelerinde
hüküm sürenler
ona bağlı
bulunuyorlar
idiyse de, bu
gibi durumlarda
devletin
birliği, ancak,
kudretli
şahsiyetler
sayesinde devam
edebiliyordu.
Devlet
merkezinde en
küçük bir zaafın
vuku bulması
durumunda,
eyaletlerdeki
şehzadeler veya
kudretli beyler,
derhal istiklal
mücadelesine
girişiyorlardı.
Türk tarihinde
ilk defa olarak,
Osmanlıların,
merkeziyetçi bir
devlet
sistemiyle
meydana çıkması,
büyük bir siyasi
inkılap oldu.
Osmanlı
hanedanı, diğer
Anadolu beyleri
gibi, menşe
itibariyle
göçebe olduğu ve
millî
gelenekleri
muhafaza ettiği
halde, devletin
taksim edilemez,
mukaddes bir
varlık olduğunu
kavramış, sağlam
ve istikrarlı
bir devlet
teşkilatı vücuda
getirmeyi
başarmıştı.
Rivayete göre,
Osman Gazi
ölünce,
Orhan Gazi,
hükümdarlığı
kardeşi
Alâaddin Paşa'ya
teklif eder.
Fakat Alâaddin
Paşa; "Gel
kardaş, ataların
duâsı ve himmeti
seninledür.
Ânınçün kendü
zamanında seni
askere
koşdılar... ve
hem bu azîzler
dahî bunu kabul
itdiler"
cevabıyla,
hakimiyeti, daha
lâyık olan Orhan
Gaziye bıraktı.
Böylece Osmanlı
Beyliği, daha
kuruluşunda bir
saltanat
mücadelesinden,
bölünme ve
sarsıntıdan
kurtulmuş oldu.
Ancak,
Birinci Murad
Anadolu'da
meşgulken,
Rumeli
kuvvetlerinin
başında bulunan
Şehzade Savcı,
babasına karşı
tehlikeli bir
harekete
girişti. Onun,
Bizans prensi
Andronikos'la
birleşmesi bir
ibret dersi
oldu. "Fitne
kıtalden daha
şiddetlidir"
düşüncesiyle
hareket eden
Birinci Murad
Han oğlunu
öldürttü ve
böylece Osmanlı
tarihinde, ilk
şehzade katli
hadisesi meydana
geldi. Âdil
padişah Murad-ı
Hüdavendigâr
şehid olunca
yerine geçen
Yıldırım Bayezid
de, aynı
düşüncenin
mahsulü olarak,
kardeşi Yakup
Çelebi'yi
bertaraf etti.
Fatih Sultan
Mehmed ise,
bir saltanat
endişesi ve
rakibi
bulunmadığı
halde, kendi
adını taşıyan
kanunnameye;
"Evladımdan her
kimseye saltanat
müyesser ola,
karındaşların
nizam-ı âlem
içün katletmek
münâsibdür.
Ekseri ulemâ
dahî tecvîz
itmişdür; anınla
âmil olalar"
maddesini
koyarken, bu
örfü
kanunlaştırmıştır.
Padişah olmak
düşüncesiyle
hareket eden
şehzadeler,
kendilerini en
iyi şekilde
hazırlıyorlardı.
XVI. Yüzyılın
başlarından
itibaren, bu
düşünce terk
edilince,
şehzadeler,
vezirlerdeki
fikir
ayrılıklarına
göre
yönlendirildiler.
Sultan Birinci
Mustafa,
tahtı istemediği
halde padişah
oldu.
Sultan İkinci
Osman, bu
ayrılıklar
sebebiyle
öldürüldü. Bu
durum,
Sultan Abdülaziz'in
ölümüne kadar
gidecek ve
Osmanlı
Devletinde
vezirler
hakimiyeti
ortaya
çıkacaktır.
Gerçekte
şehzadenin
şehzade ile
değil de
vezirlerle
mücadelesi de,
devlet için bir
bahtsızlık
olmuştur.
Padişahlar ve
âlimler gibi,
halk da, nizam-ı
âlem düşüncesi,
din ve devletin
bekası kaygısı
ile, zaruret
halinde kardeş
katlini tasvip
ediyordu.
Kanunî
devrinde
Türkiye'ye
gelen, İmparator
Ferdinand'ın
elçisi Busbecq;
"Müslümanlarda,
Osmanlı hanedanı
sayesinde ayakta
durdukları, din
ve devletin
selameti ve
bekasının,
evlattan daha
mühim olduğu"
kanaatinin
yaygın
bulunduğunu
bildirmektedir.
Timur'un oğlu
Şahruh'un,
Çelebi Sultan
Mehmed'e yazdığı
bir mektupta;
"Süleyman Bey ve
İsa Bey ile
mücadele
ettiğinizi ve
Osmanlı
töresince onları
bu fani dünyadan
uzaklaştırdığınız
haberini aldık.
Ama, biraderler
arasında bu usul
İlhanî töresine
münasip
değildir" sözüne
karşılık
Çelebi Mehmed;
"Osmanlı
padişahları,
başlangıçtan
beri, tecrübeyi
kendilerine
rehber yapmışlar
ve saltanatta
ortaklığı kabul
etmemişlerdir.
On derviş bir
kilim üzerinde
uyur. Lâkin iki
padişah bir
iklime sığmaz.
Zîra etrafta din
ve devlet
düşmanları
fırsat
beklemektedir.
Nitekim, mâlum-u
âlileridir ki,
pederinizin
arkasından
(Ankara Savaşı)
kâfirler fırsat
buldu. Selanik
ve başka
beldeler,
Müslümanların
elinden çıktı"
diye cevap
vermiştir.
Yine,
Cem Sultan'ın
ülkeyi paylaşma
teklifine karşı
İkinci Bayezid'in;
"Bu kişver-i Rûm
bir Ser-i
Pûşîde-i arus-i
pür nâmustur ki,
iki dâmâd
hutbesinde tâb
götürmez"
(Osmanlı Devleti
öyle namuslu bir
gelindir ki, iki
damadın talebine
tahammül edemez)
cevabı,
Osmanlıların
nizâm-ı âlem
mefkûresine
bağlılıklarını
göstermektedir.
Bayezid
Han bu
cevabıyla
saltanatı,
namusun timsali
olan geline
benzetmiş,
paylaşılamayacağına
dâir duygularını
belirtmiştir.
3. Osmanlı
merkeziyetçi
devlet
sisteminde
ikinci önemli
husus,
timar
sistemidir.
Büyük
Selçuklular,
geniş askerî
iktaları,
kendilerine
bağlı Türkmen
beylerine veya
sarayda yetişen
köle
kumandanlara
veriyorlardı.
Ancak bu Türk
kumandanları,
devletin
zayıflamasıyla
birlikte,
Selçuklu
İmparatorluğu
içerisinde yeni
devletler ve
atabeylikler
ortaya
çıkarıyor,
böylece devlet
kısa bir süre
sonra, üç beş
parçaya
bölünebiliyordu.
Osmanlılar ise,
Selçuklulardan
devraldıkları bu
mîrî toprak
rejimini çok
daha ileri ve
mahirâne
metodlarla
olgunlaştırdılar.
Bunun üzerine
kurulan timar
(ikta) usulü,
Osmanlı ordusunun
temeli olurken,
Türk askerleri (sipahiler),
sancak
beylerinin
emrinde fakat
padişaha bağlı
idiler. Çünkü
askerlerin
geçimlerini
sağlayan
timarları ve
sancak
beylerinin
zeâmetleri de
padişah
tarafından
veriliyordu.
İşte büyük
Osmanlı
ordusunun
esasını bu
timarlı askerler
teşkil ediyor ve
merkezdeki
yeniçeriler,
ancak
10.000-20.000
arasında
değişiyordu.