"Yiğitlerim, bugün sizin sevginizle
titreyen şu Kosova meydanında,
Allah'ın izni ile muzaffer bir şekilde
dalgalanacak olan
şanlı sancağımızın Macaristan içlerine doğru
gitmesini,
bundan sonra hiçbir düşman hamlesi durduramayacaktır."(1)
Murad Hüdavendigâr'ın
Kosova Meydan Savaşı'nda
askerlerine yaptığı konuşmadan.
Balkanlar'da bugüne kadar olup bitenler ve gelecekte olması
muhtemel gelişmeler hakkında doğru fikir edinebilmenin ve olayları
doğru açıdan değerlendirebilmenin yolu Türkiye'nin bölge ile tarihi
bağlarını doğru tespit etmekten geçer. Bu nedenle Türklerin
Balkanlar'a gelişi kadar, bu topraklardan ne şekilde ve hangi amaçla
çıkarılmaya çalışıldıklarını da iyi kavramak gerekir.
Türkler, Balkanlar'a ilk adımı Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı
ordusunun 1353'de Çanakkale Boğazı'nı geçip Rumeli topraklarını fethi
ile attı. 1389 Kosova Savaşı ise bir yandan Sırpları tarihi bir
hezimete mahkum ederken, öte yandan Balkanlar'da Osmanlı'nın yenilmez
bir güç olduğu gerçeğini ortaya koydu. 1521'de
Kanuni'nin Belgrad'ı
almasıyla hemen hemen tüm Balkanlar, Türklerin hakimiyetine geçmiş
oldu. Ancak bu, Türklerin Balkanlar'daki ilk hakimiyeti değildi.
Aslında bölgeye ilk gelen Türk kavmi,
Hunlar'dı. Ancak, Balkanlar'a,
Bizans'ı yenerek Batı Roma üzerinden gelen Hunlar, bu bölgede uzun
süreli bir hakimiyet kuramadılar. Hunların ardından gelen
Avar
Türkleri ise Balkanlar'da geniş topraklar fethederek, yaklaşık 250 yıl
süren bir hükümranlık dönemi yaşadılar. Ancak Avarlar, 8. yüzyılın
sonunda Hıristiyanlığı kabul ederek Slavlaştılar ve tarihten
silindiler. Avarlardan sonra da göçebe Türk boylarının Balkanlar'a
akınları devam etti. Ancak zaman içinde Slav halkı arasında asimile
olup yok oldular.(2)
Osmanlılar ise hiçbir zaman asimile olmadılar. Aksine,
fethettikleri her coğrafyaya kendi kimliklerini taşıdılar. Bunun en
büyük nedeni İslam dinidir. İslam öncesi Türkler, güçlü bir kültüre
sahip olmadıkları için, fethettikleri topraklarda hem askeri, hem de
kültürel olarak kalıcı olamamışlardı. Oysa İslam'ın kabulünden sonra
Türkler, "asimile olan" değil "asimile eden" bir millet oldu. Bunun en
güçlü örnekleri ise Osmanlı tarihinde ortaya çıktı.
Örneğin Osmanlılar, İslam sayesinde Balkanlar'da kalıcı
olabildiler. Balkanlar'da Kanuni Sultan Süleyman'ın Belgrad'ı
almasıyla sağlamlaşan Osmanlı hakimiyeti, bölgedeki çeşitli Hıristiyan
halkların zaman içinde ve kendi rızalarıyla İslam'ı kabul edişine
vesile oldu. Dahası Osmanlı yönetimi bölgeye asırlar süren bir
istikrar ve barış getirdi. Din, dil ve ırk bakımından çok karışık bir
yapıya sahip olan Balkanlar'da, Osmanlı yönetim tarzı, tüm bu
farklılıkları birbirleri ile kaynaştırma temeli üzerinde kurulu idi.
Balkanlar'ın coğrafi yapısı itibarı ile her dönemde muhafaza edilen
farklı kültürler, tarih boyunca ancak Osmanlı döneminde bir arada huzur
ve güvenlik içinde yaşadılar.
Bu tarihi gerçek, Osmanlı arşivlerinde yer alan belgelerle de gün
yüzüne çıkmaktadır. Prof. İsmet Miroğlu'nun "Türklerde İnsani Değerler
ve İnsan Hakları" isimli çalışmasında yer verdiği belgeler Balkan
halklarının Osmanlı yönetiminden duydukları memnuniyeti gözler önüne
sermektedir. 12 Şubat 1867 tarihinde yazılmış olan başka bir belgede
Bulgar Milleti'nin, Osmanlı idaresinden memnun oldukları şöyle ifade
edilir:
Bulgar Milleti kulları, beşyüz seneden beri Osmanlı idaresi altında
mesut olarak yaşamaktadırlar. Bu süre zarfında mal, can ve dinleri
fesatçıların ve kötülük peşinde olan kişilerin tecavüzünden muhafaza
edilmiştir. Halbuki diğer memleketlerde yaşayan güçsüz ve fakirler,
zenginlerin saldırılarına ve zulmüne maruz kaldıkları gibi, kendilerine
her türlü haksız muamele de reva görülmüştür. Zira, Osmanlı idaresi
altında yaşayan kuvvetliler tarafından, güçsüzlere hiçbir şekilde
eziyet edilmemiş, güçlüler ve zayıflar devletin bahşettiği adalet ve
hakkaniyetten aynı nispette faydalanmışlardır. Osmanlı idaresindeki
Hıristiyanlar arasında din ve mezhep farkı gözetilmeyerek hepsine eşit
muamele edilmiştir.(3)
Söz konusu huzur ve istikrar, 19. yüzyılın başında gelişen
ulus-devlet anlayışının Batılı güçler tarafından bu topraklarda
kışkırtılan bağımsızlık hareketlerini alevlendirmesine kadar sürdü.
19. yüzyıl boyunca, dış güçlerin tahrikiyle, bölgedeki gayrimüslim
tebaa arasında iç isyanlar başladı. İsyanların ilk siyasi sonucu,
Yunanistan'ın 1829'da bağımsızlığını ilan etmesi oldu.
Başta Sırplar olmak üzere gayrimüslim halklar arasındaki isyan
hareketlerinde, Rusya'nın yönlendirdiği Pan-Slavizm hareketi etkili
oldu. Bilindiği gibi bu akım, Slav ırkının üstünlüğünü, kültürel ve
siyasi olarak birlikte hareket etmesi gerektiğini öne sürmekteydi.
Buna göre, özellikle Osmanlı topraklarında yaşayan Slav kökenlilerin
milliyetçilik duyguları tahrik edilerek, Osmanlı aleyhine faaliyette
bulunmaları sağlanıyordu.
Yine bu akımdan etkilenen bazı topluluklar da daha rahat bir hayat
umuduyla Rusya'ya göç etmekte idi. Ancak kısa süre içerisinde, ne kadar
büyük bir yanılgı içinde olduklarını anlamaya başladılar. Pan-Slavizm
propagandasından etkilenerek Rusya'ya göç eden Bulgarların, 30 Ocak
1862'de Osmanlı Devleti'ne geri dönebilmek için padişaha yazdıkları
bir mektup, bu pişmanlığı açıkça ifade etmektedir. Bu mektup, bir
yandan Bulgarların, Osmanlı topraklarından göç ettikleri için
duydukları derin pişmanlığı dile getirirken, öte yandan Osmanlı'nın
Batılı güçler tarafından yeri doldurulması mümkün olmayan adalet ve
devlet anlayışını gözler önüne sermektedir:
Ecdadımız, Osmanlı idaresi altında rahat ve her türlü nimet ve
adaletle dolu bir hayat sürmüşler iken bizler, Rusya'ya gitmekle yazık
ki bir tuzağa düşmüş olduk. Saf insanlar olduğumuz için, aleyhimize
tertiplenen bu hareketin sonunu düşünmedik ve bu işi bilerek
yapmadık... Gece gündüz pişmanlık gözyaşları döküyoruz. Zira burada
hiç kimse yüzümüze bakmıyor... Bizler gibi kandırılan Bulgar
hemşerilerimizle birlikte, affedilerek tekrar Osmanlı topraklarına
dönebilmemiz hususunu niyaz ederiz.(4)
Osmanlı dönemindeki istikrar ve bütünlük bölgeye istikrar getirmiş,
hem bölge halkının yaşam kalitesini yükseltmiş, hem de dış güçlerin
saldırılarına karşı küçük büyük tüm etnik kökenleri ortak bir savunma
altına almıştı. İşte bu nedenle de gerek Osmanlı'nın varlığından,
gerekse Balkan halklarının birlik olarak oluşturdukları büyük güçten
çekinen dış güçler, uzun süre bu bölgeden uzak durmuşlardır.
Ancak yüzyılın son çeyreğinde Rusya'nın ve Batılı ülkelerin yayılma
ihtirasları yeniden kabardı. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından
düzenlenen 1878 yılındaki Berlin Kongresi ile, Balkanlar'daki Osmanlı
topraklarının önemli bir bölümü, Devlet-i Aliyye'nin yönetiminden çıktı.
Bulgaristan'ın büyük kısmı, Osmanlı idaresinden koptu. Ruslar, Besarabya
bölgesini ele geçirdiler. Sırbistan, Karadağ ve Romanya, bağımsız birer
devlet oldu. Bosna-Hersek ise, Osmanlı yönetiminde kalmakla birlikte
"teorik" olarak Avusturya-Macaristan toprağı haline geldi. Öte yandan
Kıbrıs ve Süveyş de İngilizlere verildi. Berlin Kongresi öncesinde ve
sonrasında, Osmanlı'nın parçalanması ve paylaşılması, dönemin Avrupa
devletlerinin ve Rusya'nın dış politikasının temel hedefi oldu. Batılı
ülkeler için Avrupa ile Asya arasındaki stratejik Osmanlı bölgelerini
ele geçirebilmek, ayrı bir önem arz etmekteydi. Bu amaçla, onlarca
farklı dil, ırk, mezhep ve etnik kökenden oluşan Balkan halklarını,
birtakım milliyetçi hayallere kaptırıp provoke etmek ise hiç zor
olmadı. Osmanlı döneminde iç içe geçmiş, sakin ve istikrarlı bir yaşam
süren bu topluluklar, örneğin Sırplar, Bulgarlar veya Yunanlılar,
çeşitli kışkırtmalarla, ayrılıkçı ve çeteci toplumlara dönüştüler.
Gerçekte Balkan halkları kısa süre içinde Avrupa devletlerine ve
Ruslara güvenerek yola çıkmakla, tarihlerinin en büyük hatalarından
birini yapıyorlardı. Çünkü Osmanlı'nın gitmesiyle, bağımsız ve güçlü
birer devlet halini alacaklarını zanneden Balkan halkları için asıl
problemler yeni başlayacaktı. Tıpkı Osmanlı öncesinde olduğu gibi,
Balkan halkları tekrar parçalara bölünecek ve yıllarca bir arada ve
kardeşçe yaşayan topluluklar, birbirleriyle savaşmaya başlayacaklardı.
Balkan devletlerinin, Osmanlı'ya karşı düzenledikleri
I. Balkan
Savaşı'nın ardından, kendi aralarında anlaşmazlığa düşüp
II. Balkan
Savaşı'na girişmeleri, bu tarihsel gerçeğin en açık kanıtı olacaktı.
I. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa devletlerinin masa başında
oluşturdukları suni sınırlara sahip ulus devletler, yaklaşan büyük
fırtınanın habercisiydi. II. Dünya Savaşı'nda baştan aşağı Alman ve
İtalyan ordularının işgali altında kalan ve iç savaşlarla çalkalanan
Balkan ülkeleri, savaşın sonunda komünist Sovyet rejiminin kontrolüne
terk edildiler. Komünist idareler altında yıllarca baskı, şiddet ve
işkenceye maruz kalan, dinlerini yaşamaları engellenen Balkan
milletleri, büyük acılar çektiler. Komünist rejimin dikta yönetimiyle
perdelenen etnik kökenli tartışma ve çatışmalar, bu rejimlerin
yıkılmasıyla birlikte kaldığı yerden -ve daha şiddetli bir şekilde-
başladı.
 |
Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkan
Savaşlarından önceki sınırları
Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkan Savaşlarından sonraki
sınırları |
1. Avusturya Macaristan İmparatorluğu, 2.
Bosna Hersek, 3. Sırbistan, 4. Romanya, 5. Rusya, 6. Karadeniz,
7. Osmanlı İmparatorluğu, 8. Ege Denizi, 9. Akdeniz, 10.
Yunanistan, 11. Makedonya, 12. Arnavutluk, 14. İtalya, 15. Bulgaristan
1. Balkan Savaşı sırasında Osmanlı'ya karşı
birleşen Balkan devletleri, II. Dünya Savaşı'nda Alman ve
İtalyan ordularının işgaline uğrayacaklardı.
|
Bitmek Bilmeyen Kavgaların Kaynağı
Balkanlar'ı anlayabilmek için bölgedeki Türk-İslam tarihinin
yanısıra, bölgenin stratejik ve coğrafi önemi üzerinde de durmak
gerekir. Büyük bölümü dağlık ve kayalık olan, derin vadilerle
parçalanmış ve sık bitki örtüleriyle kaplı Balkanlar'da coğrafi
yapının bir sonucu olarak iletişim ve ulaşım her zaman zorlukla
sağlanmıştır. ("Balkan" kelimesi de, "dağlık bölge" anlamına gelir.)
Ulaşım ve iletişimin zayıflığı ise, birbirlerine komşu olarak
yaşamalarına rağmen, kültürel yönden birbirinden çok uzak, hatta
birbirine düşman halklar meydana getirmiştir. Etnik farklılıklara,
kültürel farklılıklar da eklenince düşmanlıklar daha da artmış,
Balkanlar istikrarsızlığa açık bir bölge haline gelmiştir.
Balkanlar'da, asırlar boyunca yüzlerce devletin kurulmasının ve
yüzlercesinin yok olmasının en önemli nedenlerinden biri farklılıkları
düşmanlığa çeviren bu tutucu ve içine kapalı Balkan kültürüdür.
Çatışmaların alevlenmesinin altında yatan neden ise, bağımsızlığını
ilan eden ülkelerde birbirine düşman ve bir arada yaşamak istemeyen
azınlıkların yer almaları olmuştur. Balkanlar'daki hiçbir devlet,
etnik ve dini yönden homojen değildir. Bu karmaşık durumu şöyle de
izah edebiliriz: Balkanlar'daki siyasi harita ile etnik dağılım
haritası arasında büyük uyumsuzluklar vardır. Hemen hiçbir etnik grup
-Karadağlılar ve Slovenler hariç- tek bir devletin çatısı altında
yaşamamaktadır. Örneğin Arnavutluk'un siyasi sınırları ile
Arnavutların yaşadıkları bölgelerin "çakışma" oranı yaklaşık %50'dir.
Arnavutların neredeyse yarıdan fazlası Arnavutluk dışında, Kosova ve
Makedonya'da yaşarlar.
Benzer bir biçimde Sırplar ile Sırbistan arasında da büyük bir
uyuşmazlık vardır. 10 milyonu aşan nüfusları ile Balkanlar'ın en büyük
etnik gruplarından biri olan Sırplar, Sırbistan'ın dışında iki ülkede
daha yaşarlar: Hırvatistan ve Bosna-Hersek'te. Öte yandan Sırbistan
toprakları içinde yaşayan insanların %15'inden fazlası Sırp değildir;
bunlar kendilerini Sırplarla "can düşmanı" olarak gören Arnavutlar ve
Sancak'taki Slav Müslümanlarıdır.
Balkanlar'daki hangi ülkeyi ele alsak, benzer bir mozaikle
karşılaşırız. Bulgaristan'da Türkler, Pomaklar (Müslüman Bulgarlar) ve
diğer azınlıklar nüfusun %15'ini oluşturur. Makedonya nüfusunun %65'i
Makedonlardan oluşur, ülkede %22 dolayında Arnavut, %4 Türk ve daha
başka azınlıklar yaşamaktadır. Yunanistan'ın Batı Trakya bölgesinde
120 bin kadar Türk, ayrıca kuzey bölgelerinde büyük bir Slav Makedon
azınlık yaşar. Bosna-Hersek'te nüfusun %45'i Müslüman, %30'u Sırp,
%17'si ise Hırvat'tır.
Elbette bir ülke içinde farklı etnik ya da dini grupların yaşaması
bir sorun değildir. Bu tür mozaikler, teorik olarak, "çok etnisiteli,
çok kültürlü" bir devlet düzeni ve "bir arada yaşama"ya dayalı
toplumsal bir formül içinde yaşatılabilirler, tıpkı Osmanlı da olduğu
gibi. Ancak ne yazık ki Balkanlar'daki devletlerin aşırı milliyetçi
yaklaşımları, katı ideolojik uygulamaları bu formülü
gerçekleştirilemez hale getirir. Bölgedeki devletlerin önemli bir
bölümü -ki başlarında Sırbistan ve Yunanistan gelir- homojen bir etnik
ve dini toplum oluşturma amacındadırlar. Bu, kimi zaman Sırbistan
örneğinde olduğu gibi "etnik temizlik" çabalarına, kimi zaman da
Yunanistan örneğinde olduğu gibi zoraki asimilasyon politikalarına yol
açmaktadır. Bu ülkelerin söz konusu baskıcı politikalarında ısrarcı
olduklarını ise yıllardır süregelen acı tecrübelerden sonra artık
öğrenmiş bulunuyoruz.
Edirne'nin Gerisinde Bıraktıklarımız...
Balkanlar'ın bu karmaşık haritasının çok ilginç bir yönü ise,
Türkiye'den Adriyatik'e kadar uzanan bir Türk-İslam kuşağı
barındırmasıdır.
Önce geçmişe bir göz atalım. 1912'deki Balkan Savaşı'na dek
İstanbul'dan yola çıkıp Adriyatik Denizi'ne kadar Devlet-i Âli
Osmaniye'nin sınırları içerisinde ilerlemek mümkündü. Tüm Batı Trakya,
Makedonya, Arnavutluk ve hatta bugünkü Yugoslavya'nın sınırları
dahilinde kalan Kosova ve Sancak bile Osmanlı egemenliği altında idi.
Selanik, Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci büyük kenti idi. Dahası, söz
konusu Rumeli toprakları üzerinde yaşayan ahalinin de çoğunluğunu
Türkler ve Müslümanlar oluşturuyordu. Batı Trakya ve Makedonya'da
zamanında Anadolu'dan göçmüş olan Türkler, Müslüman Pomaklar, hatta
Müslüman Slavlardan oluşan bir Türko-İslami halk, çoğunluğu
oluşturuyordu. Arnavutluk, Kosova ve Makedonya'da yaşayan Arnavutlar
da İslam dinini kabul etmeleri nedeniyle Devlet-i Aliyye'nin "has"
tebaasından sayılıyordu.
Bu Osmanlı mirasının Balkanlar'da nasıl hala ayakta olduğunu görmek
içinse, İstanbul'dan çıkıp Bosna-Hersek'in kuzeybatı ucundaki Bihaç'a
bir yolculuk yapmak yeter. Türkiye sınırlarından çıkıp Yunanistan'a
girdiğinizde, Türk azınlığın yaşadığı Batı Trakya toprakları üzerinde
ilerlersiniz. Burada yaklaşık 120 bin Türk soydaşımız vardır ve
Yunanistan'ın onyıllardır uyguladığı asimilasyon politikalarına rağmen
ısrarla milli ve dini kimliklerini korumaktadırlar.
Batı Trakya'nın hemen yukarısında, güneydoğu Bulgaristan'da ise
daha kalabalık ve geniş bir Türk azınlık yaşamaktadır. Bulgaristan
nüfusunun %9'unu oluşturan Türkler, ülkenin kuzey ve güneyinde yer
alan iki geniş bölgede yaşarlar. Güney Bulgaristan'da batıya doğru
ilerledikçe bu kez de Pomakların yoğun olarak yaşadığı bölgelere
ulaşırsınız. Pomaklar, Osmanlı zamanında İslam'ı kabul etmiş Bulgar
Müslümanlarıdır. Ancak kendilerini Bulgar soydaşlarından ziyade Türk
dindaşlarına yakın görürler. Pomaklar ve Türkler, az sayıdaki Çingene
ile birlikte, Bulgaristan'ın %13'lük Müslüman nüfusunu oluştururlar.
Batıya doğru daha da ilerleyince Makedonya'ya varırsınız.
Yunanistan'la Sırbistan'ın arasında sıkışmış olan ve her ikisini de
kendisi için bir tehdit olarak gören bu küçük Balkan devleti,
stratejik olarak Türkiye'yle aynı saftadır. Dahası, Makedonya'da çok
sayıda Arnavut ve sayıları yüksek olmasa da ağırlıkları bulunan bir
Türk azınlık yaşamaktadır. Bu iki Müslüman unsur, ülke nüfusunun
yaklaşık %30'unu oluşturur.
Daha da batıya gittiğinizde ise, Türkiye'ye göçmüş olan milyonlarca
soydaşı, Müslümanlığı ve anti-Sırp, anti-Yunan stratejik konumu
nedeniyle yine Türkiye'ye yakından bağlı olan Arnavutluk'a
ulaşırsınız. Vardığınız sahil, Adriyatik sahilidir.
Hepsi bu kadar değil. Arnavutluk'tan kuzeye çıkın, bu kez
"Sırbistan içindeki Arnavutluk"a, yani Kosova'ya ulaşırsınız. Kosova
nüfusunun %90'ını oluşturmalarına karşın Sırbistan yönetimi tarafından
sistemli bir biçimde ezilen bu Arnavutlar, Müslüman kimliğine ve
dolayısıyla "Türkiye ekseni"ne psikolojik olarak son derece
bağlıdırlar. Kosova'dan kuzeybatıya doğru ilerlediğinizde ise,
Sırbistan ile Karadağ arasındaki sınır boyunca uzanan Sancak bölgesine
gelirsiniz. 1912'ye kadar Osmanlı toprağı olarak kalmış olan bu
bölgedeki Slav Müslümanları, son derece güçlü bir İslami kimliğe
sahiptirler.
Sancak'ın bittiği yerde Bosna başlar. Bugün doğu Bosna,
Bosna-Hersek Federasyonu'nun Sırp tarafını oluşturan Republika
Srpska'ya aittir. Ama işgal edilmiş olan bu bölge biraz yarılsa,
İzzetbegoviç'in Dayton Anlaşması'nda bırakmamak için çok direndiği "Gorazde
koridoru"nu kullanarak Saraybosna'ya ve oradan da Devlet-i Ali
Osmaniye'nin sınırlarının vardığı en uç noktaya, Bihaç'a varmak
mümkündür.
Edirne'den Bihaç'a uzanan bu kuşak, dikkat edilirse, jeostratejik
yönden oldukça anlamlı bir hat üzerinde uzanmaktadır. Bu ise tesadüfi
bir durum değil, aksine hesaplanmış ve bilinçli olarak oluşturulmuş
bir stratejidir: Osmanlı yönetimi, Balkanlar'ı fethettikten sonra
bölgede demografik bir düzenleme yapmış ve asırlar süren bir süreç
içinde bölgedeki önemli stratejik noktalara Müslüman toplulukları
yerleştirmiştir. Bu Müslüman toplulukların bir kısmı Anadolu'dan göç
ettirilerek Balkanlar'a yerleştirilen göçebe
Türkmen boyları, bir
kısmı ise Müslümanlığı sonradan kabul eden otokton (Müslümanlığı
sonradan kabul eden, aslen Türk olmayan, ama Müslüman olduğu için
bölgede Türk kabul edilen halklar) bölge halklarıdır (Arnavutlar,
Boşnaklar ya da Pomaklar gibi).
Kısacası Devlet-i âli Osmaniye artık yoktur, ama Balkanlar'ı bir
uçtan diğer bir uca kat eden bir Türk-İslam kültürü ve medeniyeti onun
mirası olarak hala ayaktadır. Sayıları 10 milyonu bulan Balkan
Müslümanları, Edirne'den Bihaç'a kadar uzanan bir hat üzerinde
yaşamaktadırlar. Dahası, bu hat üzerinde bazıları 1878'den bazıları
ise 1912'den bu yana direnmektedirler. Tek umutları ise bir gün eski
huzurun, barışın ve düzenin yeniden kurulması, güçlü bir birliğin
tesis edilmesidir...
Balkan Müslümanlarının Türk Kimliği
"Türko-İslami" tanımı gerek Balkan Müslümanlarının bizzat
kendileri, gerekse onları "düşman" olarak gören Balkan milliyetçileri
tarafından benimsenen bir tanımdır. Bugün başta Sırplar olmak üzere
diğer tüm Balkan milliyetçileri, Boşnakları, Arnavutları ya da
Pomakları, yani etnik olarak Türk olmayan ve
Türkçe konuşmayan Balkan
Müslümanlarını "Türk" olarak tanımlarlar. Bunun nedeni ise, etnik
kökenleri ne olursa olsun, Balkanlar'daki tüm Müslümanların,
aralarında yaşadıkları Hıristiyan uluslardan ayrı bir "millet" olarak
algılanmalarıdır. Bu "millet"in ismi ise, her ne kadar etnik bir
Türklüğü ifade etmese de, "Türk Milleti"dir. Florida Üniversitesi'nden
Balkan tarihçisi Maria Todorova bu durumu şöyle açıklıyor:
Balkan milliyetçiliği Ortodoks Hıristiyanların birliğini
parçalarken, öte yandan tek vücut ve değişmez bir Müslüman cemaati
imajı üretmiştir ve bunu da "millet" kavramı bazında görmektedir. Bir
başka deyişle, Balkanlar'daki Hıristiyan halklar kendi aralarında
milliyetçilik kıstasına göre ayrımlar geliştirirken, öte yandan
Müslümanlara, sanki bu insanlar tek bir milletmiş gibi davranmışlar ve
bu yönde bir söylem geliştirmişlerdir. Bu Hıristiyan uygulamasının en
açık örneği, Balkanlar'daki tüm Müslümanlara, etnik kökenlerine göre
bir ayrım yapmadan, "Türk" denmesidir. Bu, bölgede hala çok yaygın
olan bir kullanımdır.
Öte yandan, Balkan Müslümanlarının geneli de, milliyetçi söyleme
adapte olmadıkları ve Balkanlar'daki ulus-devlet oluşumları tarafından
dışlandıkları için, kendilerini ayrı bir "millet" sayan bir toplumsal
bilinci bugüne kadar korumuşlardır.(5)
Todorova'nın da belirttiği gibi, Balkan Müslümanları için dini
kimlikleri her zaman için etnik kimliklerinden çok daha öncelikli
olmuştur. Bulgaristan'da durum böyledir; "Bulgar Müslümanları" olarak
tanımlanabilecek olan Pomaklar kendilerini Bulgarlardan çok Türklere
yakın hissederler. Bosna'daki durum daha da belirgindir; Sırplarla ya
da Hırvatlarla tamamen aynı etnik kökene sahip olan ve aynı dili
konuşan Boşnaklar, bu iki halkla hiçbir zaman bütünleşmemiş,
kendilerini hep Osmanlı ekseninde görmüşlerdir.
Balkan uzmanı Eran Frankel, aynı durumun Makedonya içinde de
geçerli olduğunu vurgular. Frankel'e göre, "Makedonyalı Müslümanlar,
hiçbir zaman Makedonyalılık adına İslam'ı geri plana atmış ya da
reddetmiş değildirler. Aksine, çoğu kez kendi Slavlıklarını
reddetmişler ve Slav-olmayan bir İslam kimliğini benimsemişlerdir."(6)
Yine Frankel'e göre Makedonya'daki Müslüman Arnavutlar ya da
Çingeneler, kendilerine Slav kimliğini benimsemektense, "Türk" olarak
tanımlanmayı tercih ederler.(7)
İşte bu nedenle de, Türkiye'nin Balkan yarımadasındaki "uzantısı"
olan halklar, yalnızca birkaç milyonluk Balkan Türk'ü değil, nüfusları
10 milyonu bulan Balkan Müslümanlarıdır. Çoğu etnik olarak Türk
olmayan ve Türkçe konuşmayan bu insanlar, kendilerini aynı dili
konuştukları Sırplardan ya da Bulgarlardan çok, Türklere yakın
hissetmektedirler.
Çünkü bu insanlar herşeyden önce "Osmanlı"dırlar ve Türkiye de
Osmanlı'nın yegane mirasçısıdır. Tarihçi Maria Todorova, bu konuda
şöyle söyler:
Türkiye'nin Balkanlar'daki etkisi oldukça komplekstir. Bu etki,
öncelikle Balkanlar'daki Türkçe konuşan nüfusa yöneliktir. Bu nüfusun
büyük bölümü Bulgaristan'da yaşar, kalan kısmı ise çok daha az
sayılarda Yunanistan, Romanya ve eski Yugoslavya'dadır. Ancak
Türkiye'nin etki alanı bununla sınırlı değildir. Aynı zamanda Slav
diliyle konuşan Müslümanlar da Türkiye'nin etki alanı içindedirler.(8)
Todorova, Türk-olmayan Balkan Müslümanlarının kendilerini Türklükle
özdeşleştirme eğilimlerine gösterge olarak ilginç bir noktanın daha
altını çizer: 20. yüzyıl boyunca Balkanlar'dan Türkiye'ye göç eden
Slav Müslümanlar (Arnavutlar dahil), Türk kimliğini benimseyerek Türk
toplumu içinde asimile olmuşlardır. Bu durum, Todorova'ya göre,
"Osmanlı mirasının Türk etkisine dönüşmesinin açık bir örneğidir."(9)
Dolayısıyla Türkiye'ye düşen, Balkanlar'daki etnik ve dini mozaiği
iyi analiz etmek ve bu mozaik içinde, kendi tarihsel kimliğine uygun
bir strateji belirlemektir. Bunu yaparken etnik, dini ve kültürel
değerlerin dünya siyasetinde her geçen gün daha fazla önem
kazandığını, dünyanın giderek daha artan bir biçimde medeniyetler
arasındaki ilişkilerle tanımlanacağını da hatırlamak gerekmektedir.
Dahası, Balkanlar, etnisite, din ve kültür gibi kavramların en etkili
olduğu bölgelerin başında gelmektedir. Bir başka deyişle, Soğuk Savaş
sonrası dünyada, Türkiye Balkanlar'a bakarken kendi tarihsel ve
kültürel kimliğini ön plana çıkarmalı ve bu kimliğe uygun bir strateji
belirlemelidir.
Görüldüğü gibi tüm Balkanlar'da, aslında etnik olarak "Türk"
olmamalarına karşın, kendilerini "Türk" olarak gören ya da görmeye
eğilimli büyük bir Müslüman nüfus vardır. Bu "fahri
soydaşlarımızı"
bize bu denli bağlayan unsur ise Türk-İslam ahlakı ve Osmanlı
mirasıdır. Nitekim 1997 yılının başlarında Belgrad'da yapılan
gösteriler esnasında protestocuların "Türk Yönetimine Özlem",
"Neredesin Ey Türk (Osmanlı) Yönetimi Altındaki Günler" şeklinde
pankartlar açmaları Batı basınının da dikkatini çekmiş ve Türkiye'nin
bölgede aktif olması gerektiğinin altını bir kez daha çizmiştir. (10)
Üstelik artık Batılı güçler, Balkanlar'da kanayan yarayı tedavi
etmeye güçlerinin yetmediğini kendileri de itiraf etmektedirler. Eski
Dışişleri Bakanlarından Hikmet Çetin, Zaman Gazetesi'nde yayınlanan
bir haberde, Batı'nın Balkanlar sorununu çözmekte içine düştüğü aciz
durumu şu şekilde ifade etmiştir:
"1992 yılında Bosna-Hersek konusunda bir toplantı yapılıyordu.
Türkiye de çağrıldı. Miloseviç, Karadziç, hepsi oturuyorlardı. Benim
yanımda Amerika Dışişleri Bakanı vardı. Yugoslavya'da yedi yıl
büyükelçilik yapmış. Bana dönerek, 'Siz bu felaket yerlerde 500 yıl
nasıl kaldınız?' dedi." (11)
Görüldüğü üzere Balkanlar'da kalıcı barışın inşa edilmesinin yolu,
Türk-İslam kültürünün devlet anlayışından geçmektedir. Bugün her türlü
teknik, teknolojik ve askeri imkâna sahip olan Batı, bölgeye sadece
askeri güç yığınağı yapmakla yetinmekte, ancak bölge halklarının
güvende hissedebileceği asayiş ve düzeni sağlayamamaktadır. Aksine,
yapılan dış müdahaleler, bölgede yaşananları daha da karmaşık hale
getirmekte, zulmün hızını ve şiddetini artırmaktadır.
İşte bu nedenle Türkiye, Osmanlı kimliğine ve tarihine sahip
çıkmakla yükümlüdür. Üstelik bu durum, Türkiye için büyük bir stratejik
avantaj da oluşturmaktadır. "Osmanlı" kavramı, Türkiye'nin etkisini,
sınırlarının çok ötesine taşıyan büyük bir vizyonun adıdır. Bu,
Balkanlar'da olduğu gibi, Ortadoğu'da da böyledir.
(1) Prof. Dr. Ramazan Özey, Yiğit Düştüğü
Yerden Kalkar, Tarih ve Düşünce, Ağustos 2000, s. 30
(2) Şükrü Karatepe, Yeni Şafak, 29 Mart 1999
(3) Başbakanlık Arşivi, Bulgaristan İdare Kataloğu, nr. 89
(4) Başbakanlık Arşivi, Bulgaristan İdare Kataloğu, nr. 79
(5) Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans", The
Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed. G. G. Özdoğan,
K. Saşbaşlı) Eren, İstanbul, 1995. s. 70
(6) Eran Frankel. "Turning a Donkey into a Horse: Conflict and
Paradox in the Identity of Macedonian Muslims", 23rd National
Convention of the AAASS, Miami, 1991
(7) Eran Frankel. "Turning a Donkey into a Horse: Conflict and
Paradox in the Identity of Macedonian Muslims", 23rd National
Convention of the AAASS, Miami, 1991
(8) Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans". The
Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed. G. G. Özdoğan,
K. Saşbaşlı) Eren, İstanbul, 1995. s. 71
(9) Maria Todorova. "The Ottoman Legacy in the Balkans". The
Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed. G. G. Özdoğan,
K. Saşbaşlı) Eren, İstanbul, 1995. s. 72
(10) Gündüz Gazetesi, 12 Ocak 1997
(11) İsmail Yediler, "Osmanlı'nın yani İslam'ın", 22 Eylül
1994, Zaman Gazetesi

>>>>
Türk Tarihi ana sayfası >>>>
Diğer imparatorluklar >>>>
Diğer
Savaşlar >>>>
Beylikler
Sayfa konusu: Tarih ansiklopedisi, tarih kitabları özenle araştırılmış ve bir sanal tarih ansiklopedisi meydana getirilmiştir.